• 13.06.2017 00:00
  • (2189)

 Diyarbakır'dan Mardin'e gidiyorlardı.

Kent girişindeki polis kontrol noktasında durduruldular.

Gözaltına alındı iki gazeteci.

Nevin Erdemir Gün Radyo Haber Koordinatörü'ydü; aynı zamanda Özgür Gazeteciler Cemiyeti Eş Başkanı'ydı.

Ahmet Gülmez de Gün Radyo çalışanıydı.

İkisinin de yöneticisi, üyesi, çalışanı oldukları Özgür Gazeteciler Cemiyeti de, Gün Radyo da KHK ile kapatılmıştı.

Aranmıyorlardı, ortada görünen bir suçları da yoktu.

Yine de üç gün gözaltında kaldılar. Hatta savcı tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevketti.

Neyse ki hakim serbest bıraktı.

Ama arkalarından gelen iddianame AKP iktidarında yargının ne hale getirildiğinin somut kanıtıydı.

Nevin'le Ahmet'e "örgütsel faaliyet" ve "basın-yayın yoluyla terör örgütü propagandası yapmak"tan dava açılmıştı.

Savcının bu suçlamasının kanıtları neydi biliyor musunuz; Nevin'le Ahmet'in defterlerindeki notlar.

Nevin'in radyo için aldığı kablonun fiyatı, ses verici sistemi siparişi ve izleyicilerden gelen istekler "örgütsel faaliyet ve şifreli mesaj" olarak tanımlanmıştı.

Ahmet'in not defterinde Kürtçe bir halk deyimi yazılıydı.

İddianamede aynen şöyle çevrilmişti:

"Bugün soğuk, rüzgarlı, yaşlı kadının pijaması yırtılmış, çobanın üstüne yürümüş."

Bu da "örgüte şifreli mesaj" sayılmıştı iddianamede:

"Ahmet Gülmez'in bu söylemi irtibatlı olduğu, aralarında örgütsel şifreleme yoluyla anlaştığı kişilere iletmede de kullanılmış olabileceği..."

Çalıştıkları radyoda bir de "Sesli Kitap" programı vardı.

Ahmet defterine not almıştı bu programda hangi yazarları seslendirebileceklerini...

Dünyaca ünlü filozoflar Spinoza ile Albet Camus'un yeni çıkan kitaplarını "seslendirilebilir" diye not almışlardı defterlerine.

Örgütün yeni üyelerini yakalamıştı savcı. Hemen yazıverdi iddianamesine:

"Örgüt üyeleri Spinoza ve ve Albert Camus'a ait kitaplar..."

Neyse ki iki celse sonra, ortadaki "insan aklını zorlayan"çarpık mantığı daha ileriye götüremeyeceğini anlayan mahkeme heyeti beraatlerine karar verdi.

Nevin'le Ahmet'in yargılandıkları, Spinoza ile Camus'un "örgüt üyesi" ilan edildiği bu davaya ilişkin bilgi notu geçtiğimiz günlerde Türkiye Yayıncılar Birliği'nin hazırladığı Haziran 2016-Haziran 2017 Yayınlama Özgürlüğü Raporu'nda yer aldı.

Aynı raporda ayrıca İzmir'de okuma yazma bilmeyen Halime ve Ramazan Akdağ çiftinin evlerinde bulunan kitaplar ve dergiler gerekçe gösterilerek tutuklandıkları, 15 gün sonra serbest bırakılan çiftin hakkında soruşturmanın sürdüğüne ilişkin bilgi de var.

Ancak "insan aklını zorlayan" bu iddianamelerin ardı arkası gelecek gibi değil.

cumhuriyet.com.tr'nin Yayın Yönetmeni Oğuz Güven'in tutuklanması zaten hukuki bir garabetti. Ancak geçtiğimiz günlerde açıklanan iddianamesi tutuklanma nedeninin çok ötesinde bir hukuksal cinayetin belgesiydi adeta.

Denizli Başsavcısı Mustafa Alper'in trafik kazasında yaşamını yitirmesini Cumhuriyet'in internet sitesi "İlk FETÖ iddianamesini hazırlayan Başsavcıyı kamyon biçti" tweetiyle duyurmuştu.

Bu tweet tamı tamına 55 saniyede silinmişti. Aslında bu başlık trafik kazalarında bütün medyanın kullandığı bir şablondu ama biraz sakildi. Ama sadece gazetecilik açısından...

Belli ki bu yüzden bir dakika bile dolmadan Cumhuriyet'in site yönetimi bu tweet'i kaldırmıştı.

Bu anons tweeti anında silindiği için savcılık soruşturması başladığı anda tutanaktaki link yayında değildi.

Bu "kanıt" sadece "muhalif gazeteci avı" yapan Sabah Gazetesi'nin haberinde var.

Yani savcı hiç görmediği haber ile ilgili yalnızca anons tweet'inin ekran görüntüsü üzerinden soruşturma başlatıyor.

Ancak dosya bomboş. 55 saniye yayında kalmış bir tweet üzerinden kimi nasıl suçluyacaksınız!

Savcı da bunun farkında. O nedenle Oğuz'un bomboş, tek bir suç kanıtı bulunmayan dosyasını doldurmak zorunda hissediyor kendisini.

"Çözüm Süreci"nde Cumhuriyet'ten Ahmet Şık Kandil'e gidip KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık ile röportaj yapmış.

Bu süreçte Türkiye'den onlarca gazeteci Kandil'de röportaj kuyruğunda.

Bazı yandaş yazarlar, hatta devletin resmi ajansı AA da Kandil'e röportaja gitmiş.

Ahmet'in bu röportajı Cumhuriyet'in manşetinden yayınlandığında tek bir soruşturmaya bile konu olmadı.

İşte yayınlandığında Basın Kanunu'ndaki süresi dahilinde tek bir soruşturma bile açılmayan bu röportaj bugün Cumhuriyet'in PKK ile ilişkisinin kanıtı olarak kullanılmak isteniyor.

Yetmiyor, bir de Oğuz'un 10 yıldan fazla hapis istemiyle yargılanması için iddianamesine "dolgu malzemesi" yapılıyor.

Nasıl mı? İşte bu çok ilginç.

Gazeteci Banu Güven bu röportajı Mart 2015'te tweet'liyor.

Oğuz da bu tweet'i retweetliyor.

Gelelim "Oğuz'un suçu ne" faslına.

İşte bu linki retweet'lemekten Oğuz'a yapılan suçlama:

"Örgüt propagandası" ve "terör örgütlerinin yayınlarını basmak veya yayınlamak."

Savcıya göre Cumhuriyet Yazarı ve Yayın Danışmanı Kadri Gürsel'in "suçu" ne biliyor musunuz; "ByLock kullanıcısı 92 FETÖ şüphelisi ile iletişim kaydının bulunması..."

Kadri oturmuş bütün bu iddiaları HTS kayıntlarını inceleyerek tek tek çürütmüş.

"Bu 92 ByLock kullanıcısı şüpheliden 84'ünün benimle kurduğu iddia olunan irtibat, cep telefonuma bir kereye mahsus olmak üzere art arda gönderdikleri 2 SMS'ten ibarettir. Hiçbirine cevap vermediğim için benim bu şahıslarla bir iletişim kaydımın bulunduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bunu yapmak akla ve mantığa aykırıdır. Olsa olsa tersinden, yani sadece onların benimle irtibat kurma gayretlerinden bahsetmek mümkündür. (...)92 gibi yüksek sayıda ByLock kullanıcısı ile telefonda konuşmuş muyum? Kim kimi aramış? Ne zaman aramış? Bunların hiçbirisi iddianamede yer almıyor. Sadece muğlak ifadelerle -filanca hatla irtibatlı- deniliyor. Bu muğlaklıklarla bir suç isnadı oluşturuluyor. (...)Türkiye gibi riskli bir ülkede, iddianameye konu iletişim kaydından 'üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden' bir suçlu çıkarmak imkansız, çıkarmaya çalışmak ise abesle iştigaldir."

Elbette AKP'nin "insan aklını zorlayan" adalet anlayışı sadece basın ve yayın özgürlüğüyle sınırlı değil.

Kürtlerden sosyalistlere, muhaliflerden AKP'ye biat etmeyen herkese; yargıçlardan savcılara, öğretmenlerden polislere, sağlık emekçilerinden akademisyenlere, askerlerden mütedeyyin Anadolu insanlarına kadar bu coğrafyada çok büyük bir adaletsizlik var.

"FETÖ"cü ya da "PKK'li" adı altında başlatılan çok yaygın bir "cadı avı", artık bu ülkede her geçen gün acımasız bir "sürek avı"na dönüştü.

Madem "tek adam iktidarına" ya da "tek parti yönetimine" doğru gidiyoruz, o zaman AKP üzerinden yaşadığımız süreci tanımlayalım.

Birincisi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin "adalet"i insan aklını, mantığını zorluyor.

İkincisi, artık "Ey Adalet ve Kalkınma Partisi, 'adalet'in bu mu?" diye sorma noktasını çoktan geçtik.

Artık geriye tek bir söz kaldı söyleyecek; "Farkında mısın 'adalet'in battı Adalet ve Kalkınma Partisi!"

"Adalet"sizliğin bize, "Kalkınma"n kendine.