• 28.07.2017 00:00
  • (1853)

 Tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti. 

Girişte kendisini karşılayan infaz koruma memurları hangi örgütten tutuklandığını sordular.

“FETÖ ve PKK” karşılığını verdi.

Hep beraber itiraz etti gardiyanlar:

“Olmaz!”

İnanmaları için gözaltı işlemi sırasında kendisine verilen tutanağı gösterdi. Gerçekten de hem “FETÖ” hem de “PKK” yazıyordu. İnfaz koruma memurları “FETÖ”yü seçtiler, sorun da böylece çözülmüş oldu.

Mahkemedeki savunması sırasında bu anekdotu anlatıyor Cumhuriyet Gazetesi’nin 25 yıllık avukatı, 270 gündür özgürlüğünden yoksun olan Bülent Utku.

Görülüyor ki, Silivri’deki gardiyanlarda olan “bir kişinin hem PKK’den hem de FETÖ’den tutuklu olamayacağı”na ilişkin muhakeme yeteneği ve şuur ne yazık ki Çağlayan Adliyesi’ne pek uğramamış.

Savcı talimatı vermiş, polis gözaltına almış, savcı tutuklanma talebiyle Sulh Ceza Hakimine sevk etmiş, Sulh Ceza Hakimi tutuklamış, savcı yazmış iddianameyi, mahkeme heyeti de kabul etmiş.

İlk gözaltı talimatını veren savcının “FETÖ üyeliği”nden hem ağırlaştırılmış müebbetle, hem müebbetle, hem de 63 yıl hapis cezası istemiyle yargılanırken, Cumhuriyet’in yazarlarını, yöneticilerini ve avukatlarını “FETÖ’cülükle” suçlayan iddianame yazması doğal olarak bu hafta başında başlayan yargılamanın en gözde konusu oluyor.

Elbette konu CHP’nin grup toplantısında Kılıçdaroğlu tarafından da dile getiriliyor:

“Cumhuriyet Gazetesi iddianamesini hazırlayan savcı da FETÖ’den yargılanan bir savcı.”

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “Beyanlar gerçeği yansıtmıyor” diyerek Kılıçdaroğlu’nu yalanlıyor:

“Söz konusu iddianame İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mehmet Akif Ekinci ve İstanbul Cumhuriyet Savcısı Yasemin Baba tarafından düzenlenmiş olup, adı geçenler hakkında ne Cumhuriyet Başsavcılığımızca ne de HSK Teftiş Kurulu Başkanlığı’nca yürütülmekte olan hiçbir soruşturma ve inceleme bulunmamaktadır.”

İşin aslı, Başsavcılık demek istiyor ki , “Biz, geçmişinde ‘FETÖ’cülük” olmayan iki savcı bulup Cumhuriyet’in iddianamesini onlara yazdırdık.”

Ancak bu yalanlamanın da gerçek olmadığını ortaya çıkartıyor ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi. Eldeki belgelere göre iddianamenin hazırlandığı tarihe kadar Cumhuriyet soruşturmasını “FETÖ” sanığı olan savcı Murat İnam yürütmüş.

“3 Nisan 2017 günü, yani Cumhuriyet iddianamesinin mahkemeye verildiği tarihte, tutukluluğuna devam kararı verilen Cumhuriyetçilere bu kararın tebliğ edilmesini isteyen yazının altında İnam’ın imzası bulunuyor.”

Şu “FETÖ’cülük meselesi” başka bir yerden daha patlak veriyor Cumhuriyetçilerin savunması sırasında.

Belli ki duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı Bülent Utku’nun savunmasından pek hoşnut olmamış:

“Beş dakikadır iddianameyle alakasız konuşuluyor.”

Bülent Utku savcı Bölükbaşı’na cevap vermiyor, adeta “Allah’ın sopası”nı sallıyor:

“Savcı bey, savunmamda ‘Allah’ın sopası’ başlıklı bölüm var. Sizinle ilgili. Biz nasıl FETÖ’nün ipliğini pazara çıkardıysak, sizin de Fetullah Gülen’i nasıl koruduğunuzu anlatacağım.”

Meğer Cumhuriyet davasının duruşma savcısı Bölükbaşı, Cumhuriyet Yazarı Mine Kırıkkanat’ın 23 Temmuz 2013 tarihli “Dünya yalan, narkoz şirketten” başlıklı yazısı hakkında “Fetullah Gülen’e hakaret edemezsiniz” diyerek iddianame düzenlemiş.

“FETÖ rehini” savcıların başlattığı soruşturmalarla, bir zamanların Gülen hayranı duruşma savcılarıyla, geçmişin anlı şanlı “FETÖ’cüleri” Hüseyin Gülerce ve Latif Erdoğan’ın tanıklığıyla Cumhuriyet Gazetesi’nin nasıl da “FETÖ’cü” olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Dünkü duruşmada Aydın Engin’in katıldığı Abant Toplantıları üzerinden Cumhuriyet-‘FETÖ’ bağlantısını çıkarmaya uğraşıyorlardı ki bir kez daha duvara çarptılar.

Evet Aydın Engin, birkaç kez Abant Toplantılarına katılmıştı, hatta birinin açılış konuşmasını AKP’nin en kıdemli bakanlarından Cemil Çiçek yapmıştı.

Sadece Çiçek mi? Bülent Arınç’ından Burhan Kuzu’suna, Ali Babacan’ından İbrahim Kalın’ına kadar hepsi oradaydılar.

Dört günlük yargılama sürecinde Murat Sabuncu’dan Kadri Gürsel’e, Akın Atalay’dan Ahmet Şık’a bütün yargılanan Cumhuriyetçiler iddianameyi parça parça ettiler, buna “hukuk”  diyenlerin suratlarına çarptılar.

Hatta bu davada sanık olarak yargılanmaları beklenirken, kendilerini yargılayanları açıkça yargılamaya başladır.

Herhalde bu yüzden olsa gerek savunması sırasında bir üye hakim Ahmet Şık’a “Yer değiştirelim mi?” diye sormak zorunda kaldı.

Evet, Cumhuriyet için hazırlanan iddianameye bakıp “Burada tepeden tırnağa gazetecilik yargılanıyor” demek mümkündü. Ancak duruşmalar başladığında anlaşıldı Cumhuriyetçiler yargılanan değil, yargılayan durumunda.

Zaten böyle uyduruk bir iddianameyle, abuk subuk, ipe sapa gelmez suçlamalarla; sipariş verdikleri pideciden, rezervasyon için aradıkları turizm şirketinden bir Cumhuriyet-‘FETÖ’ bağlantısı çıkarmak, yanına bir de PKK, kenar süsü olarak da DHKP-C eklemek için zerre kadar hukuktan nasibini almamış olmak gerekiyor.

Ya da yüksek yerlerden alınan emrin korkusuyla; sürülmemek, hatta cezaevine girmemek için her türlü rezilliği göze aldılar.

Sebebi her ne olursa olsun yaşattıkları bu rezillik sayesinde Cumhuriyet Gazetesi, yayın politikasını değiştirmek suçundan ağır cezada yargılanan ilk yayın kuruluşu olarak dünya hukuk ve basın tarihine geçti.

Anlaşılan o ki Silivri Cezaevi’ndeki gardiyanların “Bir kişi hem FETÖ’den hem PKK’den tutuklanamaz” şuuru Çağlayan Adliyesi’ne henüz varamamış.