• 25.08.2017 00:00
  • (1834)

 Hakkında yakalama kararı çıkartılan Yargıtay üyelerinden biriydi.

Teslim olmamayı tercih etti, çünkü usulsüz uygulamalar vardı.

Evleri basılan Yargıtay üyeleri kelepçeleniyor, şiddet uygulanarak gözaltına alınıyorlardı.

Bu süreçte baş ağrıları da artmıştı.

Yapılan tetkiklerde beynindeki tümörün üçüncü evrede olduğu ve derhal ameliyat edilmesinin zorunluluğu ortaya çıktı.

Özel bir hastanede beyin ameliyatı oldu.

Hukuk Fakültesi öğrencisi olan kızı Buket ameliyat sonrası yaşananları dört ay önce yazdığı bir mektupta dile getiriyor:

“Hastaneye yatış yapıldığı anda polisler geldi. Babam yoğun bakımdaydı. Yoğun bakım kapısının önünde polisler nasıl tutuklayıp götüreceklerini tartışıyorlardı. Ameliyattan sonra sol tarafı felç kaldı. Onu bu halde götürürlerse iyileşemez korkusuyla ne olacağından bihaber beklemekten başka çaremiz yoktu. Babamı polisler eşliğinde Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bulunan tutuklu odasına naklettiler. Babam ameliyattan sonra kendini penceresi bile olmayan küçücük bir odada buldu. Polisler sürekli nöbet tutmakta ve felçli olan bir adamın kaçabileceğini vurgulamaktaydı. Babam bir hücrede yaşam savaşı vermekte. Doktorlar en iyi ihtimalle iki yıl daha yaşayacağını söylüyor.”

Yargıtay 23. Ceza Dairesi üyesi Mustafa Erdoğan ağır hastalığına karşın bilinci kapanıncaya kadar tahliye edilmedi.

Bilinci kapandıktan ancak dokuz gün sonra tahliye edilen Erdoğan birkaç gün sonra yaşamını yitirdi.

Kızı Buket babasının ölümünden sonra sosyal medya hesabından acılarını ve sorularını paylaşıyordu:

“Dokuz ay boyunca felç ve kanser tedavisi gören babam tutuklu yargılandı. Ziyaretçiye bile izin verilmedi. Babamı göremedim. Peyi neyle suçlandı? Ölümle savaşıyorken ve yatağa bağımlı yaşıyorken kaçma şüphesi olduğunu iddia ettiğiniz babamın neden duruşma tarihi bile belli değildi?”

Sonuç olarak, yüksek yargı üyesi bir hukukçu, aynen Ergenekon sanığı Kuddusi Okkır gibi ülkesinin cezaevinden ancak tabutuyla tahliye edilmişti!

Türkiye’de yaşanan bu “vicdansızlık manzaraları”nın bir ucu tabutla tahliyeye uzanıyor. Diğer ucunda ise doğumhane kapılarından cezaevlerine götürülen kadınlar, demir parmaklıklar arasında anneleriyle büyüyen yüzlerce çocuk var.

Bu ülkede yaşanan yüzlerce, binlerce acının, haksızlığın, hukuksuzluğun tek bir örneği Mustafa Erdoğan’ın öyküsü.

Sadece vicdansızlığı değil, mantıksızlığı da bu ülkede egemen kılmak isteyen bir devlet olma anlayışı artık iyice yerleşti bu coğrafyada.

Yalnızca vicdanlarından değil, mantıklarından da vazgeçmesi isteniyor bu ülkenin insanlarından.

Örneğin, “devlet sırrı” ucubesi üzerine yapıştırılan MİT TIR’ları olayı artık insanları; akıllarını, mantıklarını terk etmeye zorlayan bir aşamaya vardı iyiden iyiye.

Olaya şöyle bir kronolojik bakış bile mantığımızın nasıl tehdit edildiğini çok açık biçimde açığa çıkartıyor.

19 Ocak 2014’te Suriye’ye giden üç TIR, savcılık emriyle durduruldu.

Bu gelişmeyi ilk haberleştiren 20 Ocak 2014’te Radikal oldu.

Bir gün sonra, 21 Ocak 2014’te Aydınlık Gazetesi’nde görüntüleriyle birlikte yine MİT TIR’ları haberi vardı.

“İşte TIR’daki cephane” başlığını taşıyan haberin spotunda da ciddi iddialar yer almıştı:

“Adana’da durdurulan MİT’e ait üç TIR’dan mühimmat çıktı. Aydınlık, arama fotoğraflarına ulaştı. TIR’larda ‘insani malzeme’ değil, top mermisi taşındığı belgelendi.”

Aynı haber Cumhuriyet Gazetesi’nde daha geniş ve ayrıntılı versiyonuyla yer alırken “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlığını taşıyordu.

Tarih de 29 Mayıs 2015’ti. Yani Aydınlık’ta yayınlandıktan tam 16 ay sonra biraz farklı da olsa Cumhuriyet vermişti haberi.

Nedense Erdoğan, Cumhuriyet’teki bu haberi casusluk faaliyeti olarak tanımlamış, kızgınlığını gizleyememişti:

“MİT’e yönelik atılan o iftiralar bir ajan, bir casusluk faaliyetidir ve bu gazete de bunların arasına girmiştir. Avukatlarıma talimatı verdim hemen davayı açtım. (…) Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu.”

26 Kasım 2015’te Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül tutuklandı.

Anayasa Mahkemesi kararıyla 26 Şubat 2016’da tahliye edildiler.

16 Mayıs 2016 tarihli duruşmada da mahkeme iki gazeteciyi “devletin gizli belgelerini açıklamak” gerekçesiyle toplam 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırdı.

Radikal’de, Aydınlık’ta çıkınca “devletin gizli belgelerini açıklamak” suçunu aklına getirmeyen yargı, aynı haber, benzer bir biçimde Cumhuriyet’te aylar sonra yayınlanınca bunu suç saymıştı.

Ortada somut hiçbir delil olmadığı halde Cumhuriyet’te yayınlanan dosyayı CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun Can Dündar’a verdiği var sayıldı.

14 Haziran 2017’de Berberoğlu “devletin güvenliği ve iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklamak” suçundan 25 yıl hapse mahkum oldu ve mahkeme salonunda tutuklandı.

İş burada kalsa, belki “mantığımızla gizli gizli alay ediyorlar” diye düşünebilirdik. Ancak önceki gün öyle bir adım atıldı ki “Yok artık! Artık aklımızla açık açık alay ediyorlar” aşamasına geçti mesele.

Çünkü aynı haberi Radikal’den sonra, Cumhuriyet’ten önce yayınlayan Aydınlık Gazetesi hakkında önceki gün “gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçundan dava açıldı.

Böylece Can Dündar, Erdem Gül ve bu yüzden cezaevindeki Enis Berberoğlu, daha önce açıklanmış bir bilgiyi, hukuken 16 ay sonra açıklamak suçundan mahkum edilmiş oldular.

Yani ağır cezalar verilen gazeteciler ve CHP milletvekili başkasının açıkladığı “devlet sırrı”nı bir daha açıklamak suçundan hapis cezası almış oldular.

Artık bu ülkede gelinen noktada kesin olarak MİT TIR’larının “devlet sırrı” olmadığıdır. Bu suçla verilen bütün mahkumiyetler geçersizdir. Bu dava vardığı aşamada bir kez daha çökmüştür. Bütün verilen cezalar haksızdır, hukuksuzdur, adaletsizdir. Enis Berberoğlu da olmayan bir suçtan dolayı hala cezaevinde yatmaktadır.

Bu yüzden AKP iktidarı, Erdoğan’ın devlet yönetme biçimi bizi hem vicdanımızı hem de mantığımızı terk etmeye zorluyor.

Oysa gerçek şu ki, “devlet sırrı” olan MİT TIR’ları değildir. Artık MİT TIR’ları Saray’ın ve Erdoğan’ın sırrıdır.

Esas “sırra kadem basan” vicdan ve mantıktır.