• 5.02.2018 00:00
  • (1550)

 Müthiş bir deyim vardır dilimizde; “meydanı boş bulmak…”

Geçenlerde Başbakan Binali Yıldırım, Ordu ve Giresun’da “meydanı boş bulmuş” konuşuyordu.

Yok, bu deyimdeki gibi gerçek anlamından ayrı bir anlam taşıyan “meydanı boş bulmak” değildi.

Tam da gerçek anlamıyla “meydanı boş bulmuş”tu, konuşuyordu. Çünkü zorla toplanan birkaç yüz kişiden başka kimse gitmemişti başbakanı dinlemeye.

Değil Yıldırım, artık Cumhurbaşkanı Erdoğan da, hem de yaklaşan seçimlere karşın yeterli ve coşkulu kalabalıklar toplayamıyor alanlarda.

AKP iktidarı için seçimlere beş kala alarm zilleri çalıyor.

Çünkü Erdoğan’ın da diğer AKP sözcülerinin de hiçbir inandırıcılığı kalmadı.

Halka doğruyu değil yanlışı, gerçeği değil yalanı söyledikleri geç de olsa toplumun daha geniş bir kesimi tarafından net biçimde görülmeye başlandı.

Geç görüldü çünkü Erdoğan iktidarı görsel medyanın yüzde 90’ını, yazılı medyanın yüzde 70’ini ele geçirmişti.

Yanlışlarının doğrusunu, yalanlarının gerçeğini söyleyecek, yazacak televizyon ve gazete sayısı yok denecek kadar azaldı.

AKP sözcüleri de “meydanı boş buldukları” için akıllarına geleni, bildiklerini bilmediklerini fütursuzca söylüyor, çünkü yanlışını ortaya çıkartacak bir gazete, bir televizyon yok.

Özgür ve bağımsız basının iktidarlar, siyasetçiler üzerinde mutlak bir denetim mekanizması vardır. Bu zayıfladıkça anlayın ki o basın, özgürlüğünü ve bağımsızlığını yitiriyordur.

Örneğin Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ çıkıp şu yalanı rahatlıkla söyleyebiliyor:

“FETÖ/PDY’yi ilk terör örgütü kabul ve ilan eden Başbakan da, Cumhurbaşkanı da, lider de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.”

Yanlış bilgi ya da bile bile söylenmiş koskocaman bir yalan.

Hiçbir gazetede, televizyonda bir haberci ya da bir yorumcu çıkıp da “Bi dakka kardeşim, FETÖ terör örgütü olarak 2004’teki MGK toplantısında kabul edildi. O dönem Cumhurbaşkanı ve MGK başkanı Ahmet Necdet Sezer’di. Erdoğan hem de hiçbir muhalefet şerhi koymadan imzaladığı bu MGK kararını uygulamamış, hatta bu kararı uygulamamakla övünmüş ve gerek mücadeleyi yapmadığı için bu örgütü ülkede darbeye teşebbüs edecek kadar güçlenmiştir” diyemiyor. Diyenlerin de sesleri çok cılız kalıyor, söylenen yanlış, halka atılan bir yalan gerçekmiş gibi toplumun içersinde dolaşıma giriyor.

Yani o müthiş deyimle; AKP iktidarının sözcüleri “meydanı boş bulmuş” atıyorlar.

Hele Erdoğan ağzına geleni söylüyor, hiç de “yalanım yakalanır mı, bu söylediğim ya yanlışsa” diye bir endişe taşımıyor, çünkü neredeyse bütün televizyonların, bütün gazetelerin sahibi ya kendine yakın müteahhitler ya da ondan çok korkan iş sahipleri.

Kendi iktidarından yıllar önce açılan havalimanını “Ben açtım” diye övünüyor. Demirel’in, Özal’ın kurduğu üniversitelerden “Bizden önce var mıydı? Ben kurdum” diye pay çıkartıyor.

Geçenlerde çıkmış bir yandaş televizyona, konuşuyor. Sunucu, İstanbul Atatürk Havalimanı’nın kapatılacağını yeni açılacak üçüncü havalimanına ne isim verileceğini sorarken Erdoğan’ın ısrarı üzerine utana sıkıla “Atatürk” diyor.

Erdoğan kendinden emin bir duruşla ayar veriyor:

“Atatürk Havalimanı İstanbul’da var, birçok yerde var.”

Allah Allah! İstanbul’da varmış, birçok yerde varmış… Yalan.

Birincisi İstanbul’daki zaten kapanıyor. İkincisi de Türkiye’de başka bir Atatürk Havalimanı yok.

Gazetecilerin, televizyoncuların yapması gereken çok basit aslında.

Girecekler Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nün sitesine, “Havalimanları” butonunu tıklayacaklar, karşılarına çalışanıyla, çalışmayanıyla Türkiye’deki 55 havalimanının listesi gelecek. O zaman görecekler ki içlerinde adı Atatürk olan başka bir havalimanı yok.

Erdoğan ya yanlış biliyor ya da yalan söylüyor.

Var mı bunu yapacak gazeteci, bunu söyleyecek televizyoncu? Yok!

Erdoğan miting meydanlarında, çıktığı canlı yayınlarda çok sık bir yalanı tekrarlıyor bugünlerde.

Bakanları da, yandaş gazetecileri de, köşe yazarları da Erdoğan’ın bu yalanını zincirleme üretiyor, televizyonları ekran ekran çoğaltıyor.

Her fırsatta lafı Edirne Cezaevi’nde yatan Demirtaş’a getirip aslı olmayan bir iddiayla suçluyor:

“Kürt kardeşimi sokağa döken kimdi? Edirne’deki değil mi, sokağa dökülün, dedi. Ne oldu 53 kardeşimiz orada öldürüldü, şehit oldu. Şimdi cumhurbaşkanı adayı olmuş. Bakıyorum hepsi türbe ziyaret eder gibi beyefendiyi ziyarete gidiyorlar. Bay Muharrem bununla övünüyor. 53 Kürt kardeşimin kanı, bu Demirtaş’ın eline bulanmıştır. Bunun bedelini er veya geç ödeyecektir.”

Bütün bu iddianın koskocaman bir yalan olduğunu söyleyecek kaç kişi var şu medya düzeninde?

Ne yazık ki çok az ve Türkiye insanları bu yalanın zehriyle kine, nefrete tahrik ediliyor.

Çünkü, 6-8 Ekim tarihinde meydana gelen olaylarda yaşamını yitiren 53 kişiyle ilgili olarak Demirtaş’a yönelik tek bir suçlama yok. Hakkında yazılan iddianamede böyle bir suçlama yer almıyor, tutuklanma nedenleri arasında böyle bir suçla ilgili tek bir suçlama yok. 

Hatta yargı makamları Erdoğan’ın dile getirdiği bu suçlamayla ilgili tek bir soruşturma ya da kovuşturma konusu yapmamışlar.

Ancak bu koskocaman yalanı bir cumhurbaşkanı söylüyor, tek bir gazeteci, televizyoncu ya da yorumcu çıkıp da “Nereden çıktı bu, Demirtaş’a yönelik böyle bir suçlama yok. Sanki 53 kişinin ölümünden sorumlu tutulduğu için Demirtaş içerdeymiş gibi bir algı yaratmak gerçeğe aykırıdır” demiyor, diyemiyor.

Çünkü hepsi Erdoğan iktidarına göbekten bağlıdırlar, varlık sebepleri Erdoğan’dır ve o seçim kaybederse hiçbiri de kalmayacaktır.

Aslında bu yandaş medya büyük bir suç işliyor; “Cumhurbaşkanını yalan söylemeye teşvik ve tahrik suçu” işliyor.

İktidar sahiplerinin söylediği her söze, doğru mu, yanlış mı, demeden ayna tutuyor, hem de dev aynası. Böylece söylenen her yalana ortak oluyor.

Aslında burada bir “yumurta- tavuk ilişkisi” var.

Yanlışlarına ve yalanlarına yandaş medya göz yumduğu için mi Erdoğan doğruyu ve gerçeği söylemiyor?

Yoksa doğruyu ve gerçeği söylemediği için mi Erdoğan’ın yanlışlarına ve yalanlarına yandaş medya göz yummak zorunda kalıyor?

Gelelim meselenin aslına.

Basın özgür değilse cumhurbaşkanı bile yalancı olur, halk bunu fark edene kadar “atı alan Üsküdar’ı geçer” ama Kadıköy’e, Beykoz’a varır mı, bilmem!