• 20.07.2018 00:00
  • (1726)

 Bütün sayfalar bitmişti, gazete baskıya girmek üzereydi.

Pikaj masasının yanındaki telefon çalmaya başladı.

12 Eylül’ün sıkıyönetim dönemi. O günlerde gecenin bir yarısı gazeteye gelen telefon pek hayra alamet sayılmazdı.

Telefonu açtım. Karşımdaki otomatiğe bağlanmış telesekreter gibi konuşmaya başladı.

“Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Basın Bürosu’ndan ben Astsubay…”

Anlaşıldı. Yine bir yasak kararı geliyordu. Darbenin ilk günlerinde Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan albaylar arıyordu. Yavaş yavaş yarbay, binbaşı, yüzbaşı derken artık yasaklama kararını astsubaylar tebliğ etmeye başlamıştı.

Bir Atatürk heykeli haberi varmış, onu yayınlamamız yasaklanmış.

O günlerde de gazeteler Atatürk heykeli haberlerinden geçilmiyordu. 12 Eylülcü paşalar ne kadar Atatürkçü olduklarını kanıtlamak için memleketin dört bir yanına heykel diktiriyorlardı. Bunlar da gazetelere haber olarak giriyordu. Bazen gazetede dört beş tane Atatürk heykeli haberi oluyordu.

Telefonda bekliyordu yasak kararını ileten astsubay.

Sayfaları hızla taradım. Tesadüf bu ya, o gün hiç Atatürk heykeli haberi yoktu. Gözlerime inanamadım, bir daha taradım sayfaları. Hayır, hiç yeni açılan Atatürk heykeli haberi yoktu.

İşi sağlama almak için sordum telefondaki astsubaya:

“Bugün gazetede hiç açılan Atatürk heykeli haberi yok. Acaba Atatürk heykeliyle ilgili nasıl bir habere yasak koyduğunuzu söyler misiniz?”

Bir süre durakladı, biraz tereddütlü konuşmaya başladı:

“Haberin ne olduğunu söylersem, haberiniz yoksa öğrenmiş olacaksınız.”

Güldüm, “İyi ama haberimiz olsa ne olacak” dedim, “Zaten habere yasak koyuyorsunuz. Bilsek de yayınlayamayacağız .”

İkna oldu ki haberi anlatmaya başladı. NATO üssünde görevli bir ABD askeri sarhoş olmuş, Cumhuriyet Meydanı’ndaki at üzerindeki Atatürk heykeline tırmanmak istemiş, tırmanırken de atın gemlerini kırmış. Meğer yasak koydukları haber buymuş.

O yıllarda insanın hayal bile etmesi mümkün değildi, bir gün Türkiye’de iktidara Erdoğan gibi bir siyasetçi gelecek ve insan 12 Eylül faşizmini bile arar hale gelecek.

12 Eylül öncesi ve sonrası sıkıyönetim koşullarını, 1987’de ilan edilen OHAL’i, AKP iktidarının OHAL’i ile karşılaştırınca insanın neredeyse “12 Eylül koşullarına dönmek istiyorum” diyesi geliyor.

Benim de çalıştığım Politika gazetesi 12 Eylül öncesindeki sıkıyönetim sürecinde kapatılmıştı.

Faşist 12 Eylül Cuntası işbaşına gelir gelmez Arayış Dergisi ile Demokrat, Her gün ve Aydınlık gazetelerini süresiz kapatmıştı.

Bunun dışında 12 Eylül generallerinin gazete kapatmaları bile şimdiki gibi “süresiz”, “temelli” olmamıştı.

12 Eylül sürecinde Cumhuriyet gazetesi dört kez, toplam 41 gün kapatılmıştı.

Ne şanssa, 12 Eylül öncesi Politika kapatılınca Cumhuriyet’te çalışmaya başlamış, bütün bu gazete kapatma süreçleri yakamı uzun süre bırakmamıştı.

Yine bu süreçte Milli Gazete dört kez toplam 72 gün...

Tercüman, iki kez, 29 gün...

Günaydın iki kez 17 gün...

Tan, bir kez dokuz gün...

Hürriyet iki kez yedi gün...

Milliyet ve Güneş birer kez, toplam 10 gün kapatılmıştı...

O yıllarda kapatılacak televizyon yoktu elbette.

Son iki yıldır yaşadığımız “Erdoğan OHAL’i”ni sadece medya açısından bile kıyaslayınca karşımıza çıkan tablo 12 Eylül faşist rejiminden bile misliyle fecaattir.

20 Temmuz 2016’dan bu güne dek yaşadığımız OHAL sürecinde 70 gazete, 18 televizyon, 20 dergi, 22 radyo, altı haber ajansı kapatılmıştı.

İki yıllık süreçte tutuklanan gazeteci sayısı 200’ü aşmıştır. Bu sayı 12 Eylül döneminde bile 40’ın altında kalmıştı.

Erdoğan, 24 Haziran seçimleri yaklaşırken “Seçimden sonra ilk işimiz OHAL’i kaldırmak” demişti ya. Allah için yaptı. Seçimden sonra ilk işi OHAL’i kaldırmak, ikinci işi de OHAL’i kalıcılaştırmak girişimi oldu.

Önümüzdeki hafta, OHAL’in yetkilerini kat be kat aşacak yeni yasa TBMM Genel Kurulu’na gelecek.

Özellikle bakanlıklara ve valilere verilecek yetkilerle artık üç ayda bir kez uzatılan OHAL’i neredeyse mumla arayacağımız bir sıkıyönetim düzenine geçirilecek Türkiye.

Bugün ikinci yılını tamamlayan OHAL’le ilgili bir rapor hazırlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağababa nasıl bir süreç yaşadığımızı bakın nasıl anlatıyor:

“OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar Türkiye’yi yasaklar ülkesi haline getirmiş. Suruç, 10 Ekim, Soma, Roboski anmalarıdan, ağıt yakma, türkü söylemeye kadar onlarca etkinlik ve anma OHAL gerekçesiyle yasaklanmıştır. AKP, OHAL’i öyle sulandırmıştır ki çıkarılan KHK’lar ile kış lastiğinden lazer epilasyonlarına kadar, evlilik programlarından, ikramiye veren programların yasaklanmasına kadar hemen her konu OHAL bahanesiyle düzenlenmiştir.”

İşte önümüzdeki süreçte çizilen bu tablonun daha da beterine hazırlıklı olun.

Erdoğan’ın ne derse tam tersini yapmasına herkes alıştı artık ama zaman zaman insan “Bu kadar da olmaz ki” demekten kendini alamıyor.

Ne vaadediyordu Erdoğan 24 Haziran seçimlerinden önce Türkiye’nin insanlarına...

Yeni dönemde daha fazla demokrasi...

Daha güçlü hukuk devleti...

Daha fazla refah, daha fazla zenginlik...

Daha geniş özgürlük...

Ama tam tersi oldu. OHAL’i aratacak bir sıkıyönetimin yapı taşlarını döşüyor Erdoğan. Daha da ağırlaştırarak kalıcılaştırıyor OHAL’i.

“Hayaldi, gerçek oldu!”

Alın işte size daha fazla demokrasi, daha geniş özgürlük...

Tepe tepe kullanın.

Üstü kalsın!