• 12.12.2018 00:00
  • (1519)

 Koyunla keçi “çitten atlama” oynuyorlarmış.

Bir koyun atlamış, ardından keçi. Sonra bir daha atlamış koyun, ardından da keçi…

Oyun böyle sürüp giderken sıra tekrar koyuna gelmiş.

Koşmuş koyun, fırlamış çitin üstüne doğru. Ancak yeteri kadar yükselememiş, ayağı çite takılmış, kafa üstü yere çakılmış.

Çakılırken de kuyruğu ters dönmüş ve poposu görünmüş.

Keçi başlamış gülmeye; “Popon göründü, popon göründü” diye.

Bunun üzerine koyun, keçiye dönüp “Ulan ne gülüyorsun, senin popon hep açık ya” demiş mi, bilmiyoruz.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle olsa gerek dün AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İnsanlığın Medeniyeti” konulu toplantıda yaptığı konuşmayı dinlerken aklıma geldi bu keçiyle koyunun “çitten atlama” oyunuyla ilgili fıkra, kendimi tutamadım, yüksek sesle güldüm.

“İnsanlara haklarını kullandırmayan toplumlar medeni olamaz” diyordu Erdoğan, sonra da ekliyordu:

“İnsanı eşrefi mahlukat olarak gören bir medeniyetten insan düşmanlığı çıkmaz. Ak Parti insanın yanında yer almıştır.”

İnsan “pes” demekten kendini alamıyor gerçekten.

Türkiye’yi insan hakları ve hukuk açısından getirdiği içler acısı duruma bakmadan “Batı medeniyeti”ni eleştiriyordu:

“İstanbul’da yaşanan Gezi eylemlerinde insan hakları savunuculuğuna özellikle soyunanlar, Paris’te yaşananlar karşısında kör, sağır ve dilsiz hale dönüştüler. Medyada Fransa, Hollanda, Brüksel’i izlemedik. Gezi eylemlerinde dünyayı ayağa kaldırdınız. Hadi şimdi aynı şekilde yayınlayın! Yayınlamadılar, dürüst değiller. Bizi demokrasi sınavına tabi tutanlar namlular kendilerine yöneldiğinde demokrasiyi askıya almaktan çekinmediler.”

Aslında Erdoğan, Fransa’da başlayan “Sarı Yelekliler” eylemleri üzerinden kendi polisinin şiddetini aklamaya çalışıyor. Medyası da boş durmuyor elbette.

Ama bazen de suçüstü yakalanıyorlar.

Bir görüntü düştü sosyal medyaya, yer yerinden oynadı.

SYKP’nin sitesinden yaydığı görüntüde, Paris sokaklarında elinde TRT mikrofonu olan bir gazeteci sarı yeleklilerin eyleminden yayın yapmaya çalışıyordu. Yüzünü örtmüş bir genç peşinden gidiyordu “Bakın arkadaşlar” diyerek.

“TRT… Kendi ülkelerinde hiçbir eylemi haber yapmayan, hiçbir zulmü haber yapmayan… Hiçbir işçi gösterisini göstermeyen… Burada Fransa’yı haber yapıyor. Macron da gidecek, Tayyip de gidecek, siz de gideceksiniz.”

Bu görüntüler yandaş medyayı çok kızdırdı. Hatta o kızgınlıkla içinde bulundukları durumu itiraf etti yandaş bir yazar:

“TRT muhabiri, Paris sokaklarına niye gitti ki? 2013’de Türkiye’deki Gezi isyanı sırasında Taksim’e konuşlanan Avrupa basınına misilleme yapmak için gitti. Bunu sağır sultan bile biliyor… Sen, Türkiye’deki olayları kışkırtmak için, canlı yayın araçları ile Avrupa’ya 24 saat yayın yaparsan… Fransa’sı ile Almanya’sı ile Hollanda’sı ile… Televizyoncularını Taksim’e yollarsan… Türkiye de, TRT’sini Paris’e yollar. ‘Bak bu işin misillemesi de var’ hatırlatması için.”

Keşke TRT de Gezi eylemini “kamu haberciliği” adına hiç değilse Fransız kamu televizyonunun Sarı Yelekliler’in eylemini yayınladığının yarısı kadar verseydi.

Keşke TRT, Paris sokaklarında “intikam” için değil de, Türkiye kamuoyunu bilgilendirmek, yayıncılık ilkeleri gereği doğru ve gerçek haberi kaynağından aktarmak için olsaydı.

Erdoğan yine “yerli ve milli kamuoyuna” seslenerek dünya ajanslarının ve televizyonlarının Paris’teki eylem karşısında “sus pus” olduğunu söylüyor.

Oysa bu gerçek değil.

Cumartesi günü Paris’te yaşananları birçok yabancı kanaldan ve ajanstan anı anına, hatta saatler süren, sonra bir kez daha tekrarı verilen yayınlarda izledik.

Ama Erdoğan’ın dün seslendiği kitle bu gerçeği öğrenemeyecek. Çünkü onlar ne yabancı kanalları ne de ajansları izliyorlar. Gerçek olmayan bu bilgi sadece Erdoğan’ı dinleyen “yerli ve milli kamuoyu” tarafından doğru sanılacak.

Bir de Erdoğan Sarı Yelekliler eylemi üzerinden Batı’yı “namlular kendilerine yöneldiğinde demokrasiyi askıya almaktan çekinmediler” diye suçluyor.

Bunu Finlandiyalılar, İsviçreliler, Norveçliler, İsveçliler söylese neyse…

Ama bu sözün sahibi, değil demokrasisi askıya alınmış, çoktan askıdan bile indirmiş bir ülkeyi yönetiyor.

Kendi suçlarını örtmek için “Avrupa yanıyor” diye düğün evinde def çalar gibi göbek atanlara Türkiye’deki elçiliklerin görevlileri cevap vermek zorunda hissettiler kendilerini.

Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Bertrand Buchwalter, Türkiye’yi yönetenlere “demokratik hakları” hatırlatmak zorunda kaldı attığı mesajla:

“Bugün Paris’te ve tüm Fransa’da gösteriler oluyor ve olacaktır. Protesto etmek tarihimizin bir parçasıdır ve barışçıl bir şekilde yapılıyorsa temel demokratik bir haktır.”

Hollanda’nın Ankara Büyükelçi Yardımcısı Erik Weeststrate ülkesindeki Sarı Yelekliler eylemine ilişkin “Türk medyasında ‘Hollanda yanıyor’ diye okuyorum. Yanmıyor. Sarı Yelekli toplam 600 kişi barışçıl bir şekilde sokaklara çıktı. O kadar” diye mesaj atmak zorunda hissetti kendini.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle Batı’yla demokrasi yarışına giren Erdoğan ve yandaşları belli ki kendi ülkelerine bakmıyorlar hiç.

Bırakın her şeyi bir kenara CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, Adalet Bakanlığı’nın verilerine dayanarak korkunç bir gerçeği açıkladı.

Cumhuriyet Başsavcılıklarında soruşturma evresinde şüpheli olarak hakkında işlem yapılan kişi sayısı 11 milyon 985 bin 118’e çıkmış. Bu rakam 2006 yılında 2 milyon 943 bin 33’müş.

Yani hakkında şüpheli olarak işlem yapılan kişi sayısı yaklaşık 12 milyon kişi.

Düşün Türkiye nüfusunda 0-17 yaş arası ve 65 yaş üstü toplam 30 milyon insanı, geriye kalır 50 milyon kişi.

Yani en azından her beş kişiden biri hakkında “şüpheli” olarak işlem yapılmış bir ülkeden bahsediyor.

Yani geçtiğimiz yıl Türkiye’de haftada 230 bin, dakikada 23 kişi hakkında şüpheli sıfatıyla işlem yapılmış. (Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi)

2015 yılının sonunda 31 olan tutuklu gazeteci sayısı, 2018 sonunda neredeyse beş kat artarak 145’e ulaşmış.

2018’in ilk 11 ayında 112 gazeteci gözaltına alınmış.

Yine 2018’in ilk 11 ayında 74 gazeteciye verilen toplamda 400 yılı aşan hapis cezası kesinleşmiş.

Erdoğan, Cumhurbaşkanı olduktan sonra Cumhurbaşkanına hakaret suçunda da patlama yaşanmış. 2003 yılında toplam dört olan sanık sayısı 2017 yılı sonunda 6 bin 33’e ulaşmış.

Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı da çığ gibi artıyor.

Türkiye’deki cezaevlerinin kapasitesi 210 bin. Ancak cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 260 bini aşmış durumda. Yani şu anda cezaevindeki 50 bin insanın yatacak yatağı bile yok.

Uzatmayalım, bunlar Türkiye’deki “demokrasi kalitesi”ni gösteren birkaç veri.

Şimdi ülkende tablo böyleyken, bir de Batı ile demokrasi yarışına girmek aslında siyasal İslamcıların hadsizlikte vardıkları noktayı göstermek açısından ibret verici.

O yüzden siz siz olun, arkası sürekli açık olduğu halde koyunun bir anlık görünen poposuna gülen keçi zavallılığına hiç düşmeyin.