• 30.04.2019 00:00
  • (1519)

 Şırnak’a doğru gidiyordu Aziz Nesin, Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) heyetiyle birlikte.

1992’nin 14 Eylül’üydü. Yakılıp yıkılmıştı Şırnak. Yaşanan olayların sorumlularıyla ilgili inceleme yapacaktı heyet.

Yolda, anlatılan bir hikâyeyi ilgiyle dinliyordu Aziz Nesin:

“Biliyorsunuz ki resmî ideolojide Kürt yoktur. Dağda yaşayan Türk vardır. Bunlar ‘dağ Türkü’dür. Dağdaki kar ayazdan sertleşir. Bu ‘dağ Türkleri’ kara basınca ‘kart kurt’ diye ses çıktığı için onlara ‘Kürt’ denilmiştir. Böyle diyor resmî ideoloji.”

Belli belirsiz bir gülümseme konmuştu dudaklarına:

“Bunca yıllık mizahçıyım, bunu ben bile uyduramam.”

Dönemin Şırnak Tugay Komutanı Tuğgenaral Mete Sayar’dan da randevu alınmıştı.

Görüşmede, Tuğgeneral Sayar belki de “Şırnak’ı kim bastı” tartışmasını sona erdirecek bir cümle söyledi:

“Ben burada güzel bir tablo yapmaya çalışıyorum. Bu tabloya küçük bir leke yapmaya kalkarlarsa o tabloyu Şırnaklıların başına geçiririm. Nitekim geçirdim de…”

Bu sözün altında kalmamıştı Aziz Nesin:

“Siz kentin girişine ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazmışsınız. Ben katıksız bir Türküm ama mutlu değilim. Bir Kürt nasıl mutlu olsun!”

1990’lı yıllarda “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır” ideolojisi kırılmaya başlamıştı devletin. Artık “Kürtler bizim kardeşimizdir. Biz PKK’ye, teröre karşıyız” söylemine dönüşmüştü.

Aslında bu söylem Kürt karşıtlığını gizlemek için takılmış bir maskeydi. Çünkü içten içe “Kürt vardır ama hepsi teröristtir” demek istiyorlardı.

Bu tavırlarını ustalıkla gizlemeye çalışsalar da, zaman zaman iktidar sözcüleri ağızlarından kaçırıp gerçek niyetlerini “faş” ediyorlardı.

Örneğin, 22 Ağustos 2016’da Bakanlar Kurulu toplantısından sonra açıklama yapıyordu Başbakan Binali Yıldırım:

“Türkiye’nin güneyinde bir Kürt oluşumu meydana getirmek, bu asla Türkiye olarak bizim kabul edebileceğimiz bir şey değildir. “

Binali Yıldırım bu konuşmasından iki gün sonra dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden görüşmesi sonrası aynı “dil sürçmesi”ni yaşıyordu:

“Güney sınırımızda yeni bir Kürt oluşumu kabul etmiyoruz.”

Kısa bir süre sonra gittiği Diyarbakır’daki mitinginde aynı Yıldırım büyük bir rahatlıkla şöyle konuşabiliyordu:

“Bizim dünyanın hiçbir yerinde Kürtlere karşı mücadelemiz yok, aksini söyleyen Diyarbakır meydanına gelsin.”

1990’lı yıllarda Irak’ın Kuzey’inde Kürdistan Özerk Bölgesi’nin oluşumu sırasında da Türkiye’nin “resmî görüş”ü aynıydı:

“Kuzey Irak’ta bir oluşuma izin vermeyiz.”

AKP de iktidara geldikten sonra devletin bu tavrını sürdürdü.

6 Haziran 2007’de Kanal 24’te canlı yayına çıkan dönemin başbakanı Erdoğan, “Bizim muhatabımız oradaki Kürt liderler değildir” görüşündeydi:

“Bizim muhatabımız Irak’ın merkezi hükümetidir. Ben merkezi hükümetin cumhurbaşkanıyla, başbakanıyla da görüştüm. Bunun dışında bir kabile reisi ile ben görüşemem.”

Erdoğan’ın sık sık kullandığı bir cümleye denk düşüyordu bu durum; “Nerden nereye…”

Daha geçen yıl Diyarbakır’daki mitinginde şöyle sesleniyordu Erdoğan:

“Biz, Kürtlerin bizatihi kendilerini bir sorun olarak gören anlayışa nazire olarak ‘Kürt sorunu yoktur’ diyoruz. Asla değişmeyecek ve hep öyle kalacak resmi dilimiz Türkçe ne kadar değerliyse, ana diliniz Kürtçe de o kadar kıymetlidir.”

Daha bu yıl Ağrı’da Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu “Bizim derdimiz teröristlerdir, terör örgütleriyledir. Irak’taki, İran’daki Kürt kardeşlerimizle hiçbir sorunumuz yoktur” diyordu.

Ancak bu, yıllardır uygulandığı gibi Türkiye’de hangi iktidar olursa olsun vazgeçilmeyecek bir “Kürt maskesi”ydi.

Dünkü Yeni Yaşam gazetesinin manşeti bu maskeyi bir kez daha düşürdü.

Altı sütuna manşet atmıştı Yeni Yaşam’cılar:

“Japonya Kürtçesi bile rahatsız etti!”

Haberin üst başlığı da daha birkaç ay önce “Kürt kardeşlerimizle hiçbir sorunum yoktur” diyen Çavuşoğlu’nun başında olduğu Dışişleri Bakanlığı’yla ilgiliydi:

“Türk Dışişleri, Tokyo Üniversitesi’nde başlayan Kürtçe derse son verilmesini istedi”

Habere göre, Türk Dışişleri, 1 Nisan’dan itibaren Japonya’nın Tokyo Yabancı Araştırmalar Üniversitesi’nde verilmeye başlanan Kürtçe derslerinden rahatsızlığını Japonya Dışişleri Bakanlığı’na bildirmiş.

Haberin kaynağı da üniversitedeki Kürt Dili Öğretim Görevlisi Vakkas Çolak’tı.

Önce “acaba yanlış mı okudum” diye bir tereddüt geçirdim. Böyle bir şey doğru olabilir miydi?

Sonra Salih Müslim’in 2013 yılında anlattığı bir hikâye aklıma geldi… Bütün tereddüdüm ortadan kalktı…

78’liler Girişimi’nin Tükenmez Dergisi için bir “Kürdistan Dosyası” hazırlamak üzere Erbil’deydik Nimet Tanrıkulu ve Celalettin Can’la birlikte.

Salih Müslim de PYD Eş Başkanı olarak bir dizi temas yapmak üzere Erbil’e gelmişti.

Bu rastlantıyı fırsat bilip uzun bir röportaj yapmıştık Salih Müslim’le. Bu röportaj sırasında “tarihten bir öykü” anlatmıştı Müslim.

1950’li yılların sonları… Suriye ile Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmak üzereler. Kahire Radyosu Kürtçe yayına başlıyor.

Anlatılanlara göre Kahire’deki Türk Büyükelçisi bu yayından Türkiye’nin rahatsızlığını iletmek üzere Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın makamında alır soluğu. Acil görüşme isteğini iletir.

Hatta Nasır’ın bir hayli beklettiği rivayet edilir Türk Büyükelçiyi. Sonunda kabul eder.

Büyükelçi talebini iletir Nasır’a:

“Efendim bu Kürtçe yayınına son vermek lazım, zira biz rahatsızız bu durumdan.”

Nasır gülümseyerek, “Neden? Sizde Kürt mü var?” diye sorunca Türk Büyükelçi “Hayır efendim, ne münasebet” yanıtını veriyor.

Nasır’ın sözü görüşmeyi bitiriyor:

“E, o zaman niye rahatsız oluyorsunuz?”

Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada. Yani sık sık “Kürtler bizim kardeşimiz, biz PKK terörüne karşıyız” sözü aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni yıllardır yönetenlerin yüzlerine taktığı bir maske.

1950’lerde, Kahire Radyosu Kürtçe yayın yaparken PKK var mıydı?

Unutmamak gerekir ki Kürtlere ve Kürtçeye karşı olan bu tavır Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılı aşkın süredir uyguladığı “maskeli politika”nın bir sonucudur.

Sevsinler sizin “Yeni Türkiye”nizi; eskisinden daha beter halde olduğu kesin.

1950’li yıllarda Kahire’deki Kürtçeden rahatsız oluyorlardı. Şimdi de AKP’nin “Yeni Türkiye”sinde Tokyo’daki Kürtçeden rahatsız oluyorlar.

Görünen o ki, bunlar Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de olsa bile gidip alınız” sözünü yanlış anlamışlar; “Kürtçe, Japonya’da bile olsa engelleyiniz” sanmışlar!