• 14.03.2020 00:00
  • (913)

 İdlib’de ağır kayıpları vardı Türkiye’nin. Ankara’nın oynadığı “Soçi oyunu” tutmamıştı.

Erdoğan da Esad’a ültimatom vermişti; “İdlib’de Türkiye’nin gözlem noktalarına çekil” diye.

Esad’dan kendi ülkesinin topraklarından çekilmesini istiyordu Ankara.

Putin’in kapısına gelince mevcut durum “ateşkes” adı altında yeni bir anlaşmaya dönüşüp meşrulaştı. Ankara da bu karara bir başarıymış gibi yaklaşıp sevinince Esad’ı kendi topraklarından kovalama mecburiyetinden kurtulmuştu.

Putin’in ekranın köşesine kronometre koyup Ankara’dan gelen Erdoğan ve ekibini kapısında ne kadar beklettiğini göstermesi kendi kontrolündeki yayın organlarından faş etmesi pek şık olmamıştı ama maksat “ateşkes”ti, gerisi teferruattı.

Bu da Ankara rejiminin medyasına göre “Reis’in büyük başarısı”ydı. Çünkü rejim medyasının eline tutuşturulan “bilgi notu”nda “bunun bir başarı olduğunu yazın” talimatı vardı.

Bu arada ikinci hamle de yapılmış ve Türkiye hem kara hem de deniz sınırlarını Avrupa ülkelerine gitmek için mültecilere açmıştı.

İddia oydu ki İdlib’den sınırımıza bir milyondan fazla mülteci geliyordu, Türkiye daha fazlasını kaldıramazdı. Bu yüzden de yıllardır yaptığı “milyonlarca mülteciyi sınıra yığarım” tehdidini açık biçimde uygulamaya koymuştu.

İçişleri Bakanı da sosyal medya hesabına “mülteci sayacı” takmış, tampon bölgeye her geçeni “Türkiye’den ayrıldı” sayarak Yunanistan’a geçtiğini duyuruyordu. Verilen sayılar 100 binleri aşmış, 150 binlere doğru gidiyordu. Ama Yunanistan tarafına geçen bu sayıda mülteci görünmüyordu komşuda.

Yunan polisine göre sınırı aşan birkaç yüz kişiydi ve bunun yüzde 64’ü Afganistanlı, yüzde 19’u Pakistanlıydı. Sınırı geçmesi hedeflenen Suriyelilerin oranı yüzde 4’de kalmıştı. Mültecilerin arasına karışan Türkiyelilerin oranı bile yüzde 5’le Suriyelilerin sayısını aşmıştı.

Mültecilerin Avrupa sınırına gönderilmesi bile organize bir “içişleri operasyonu”ydu.

Mülteciler ücretsiz olarak sınıra taşınıyor, hatta Yunanistan’a geçmeleri kimi resmi görevlilerce teşvik ediliyordu.

Arkadan itmeye Yunanistan “püskürtme” ile karşılık veriyor, Türkiye tarafından insanlar tekrar itiliyordu.

Umutları, özlemleri, düşleri hatta can güvenlikleri sürülmüştü sınır boyuna. İki devlet arasında sıkışıp kalmışlardı.

İdlip’den başlayan diplomatik yenilgi, Yunanistan sınırında başarısız bir “içişleri operasyonu”na dönüşmüştü. Libya’da da ayrı bir hüsran yaşanıyordu zaten.

Çaresiz Ankara bir kez daha mızrağın sivri ucunu Türkiye’ye çevirdi.

Diyarbakır’ın seçilmiş ve yerine kayyım atanmış Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’ya uyduruk bir itirafçı ifadesi üzerinden 10 yıla yakın hapis cezası veriliyordu.

Aslında ceza verilen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının seçme ve seçilme hakkıydı.

Son 15 günde 28 gazeteci gözaltına alınmıştı. Bunlardan sekizi tutuklandı.

Yeni Yaşamdan Ferhat Çelik, Aydın Keser; Oda TV’den Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Hülya Kılınç; Yeniçağ’dan Murat Ağırel; Rudaw’dan Rawin Sterk…

Genel yayın yönetmeninden yazı işleri müdürüne, haber müdüründen muhabirine; sağdakinden soldakine, Türkünden Kürdüne kadar bütün gazeteciler iktidarın hedefine konulmuştu yeniden.

Aslında gözaltına alınan, tutuklanan tek başına gazeteciler değil aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkıdır.

Sonunda Ali Babacan da partisinin kuruluşunu yaptı ve böylece Davutoğlu’nun Gelecek’inden sonra AKP ikinci partisini de doğurdu.

Babacan’ın partisinin kuruluşunda dikkat çekilen noktaların başında “AKP’den korkmadan nasıl kurdular partiyi” geliyordu. Neredeyse DEVA’nın kuruluşuna katılanlara “Yüksek Cesaret Madalyası” verilecekti.

AKP’nin “revize edilmiş hali”ndeki bir partiyi kurmak için bile önce korkuyu aşmak gerekiyordu.

Bu da aslında Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının siyaset yapma hakkının iktidar tarafından ipotek altına alındığının göstergesiydi.

Diyarbakır ve Şırnak’ta 10’dan fazla avukatın gözaltına alınması ile başladık dün güne. Avukatların evleri basılıyor, ofislerindeki dosyalar didik didik ediliyordu.

Şu gerçek ki sadece gözaltına alınan avukatlar değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının savunma hakkı da aynı zamanda gözaltına alınıyor.

Seçme ve seçilme hakkına ağır ceza veriliyor; haber alma, gerçekleri öğrenme hakkı gözaltına alınmış, tutuklanmış; siyaset yapma hakkı ipotek altında, savunma hakkı gözaltındayken bir de Koronavirüsü çıktı başımıza.

Belli ki bize de bu ülkede kala kala “virüs kapma” hakkı kalıyor!

NOT: Geçirdiğim bir ortopedik ameliyat sonrasında ziyaretime gelen, telefonla arayarak ve sosyal medya hesapları üzerinden geçmiş olsun dileklerini ileten tüm dostlara, arkadaşlara, yoldaşlara, okur ve izleyicilere teker teker teşekkür ederim.