• 21.07.2020 00:00
  • (788)

 İstanbul Bağcılar’da narkotik polisi ile üç kişi arasında silahlı çatışma çıkıyor geçtiğimiz hafta sonu.

İki polis yaralanıyor, biri hastanede hayatını kaybediyor. Üç şüpheli de gözaltına alınıyor.
Birkaç saat sonra gözaltına alınanların emniyetteki fotoğrafları düşüyor sosyal medyaya; kafaları, gözleri yarılmış, vücutları çizilmiş, alınları yumruk gibi şişmiş…
Hiç şüphe yok ki bu fotoğrafları o karakolda görevli polislerden başkası çekemez.
Benzeri kısa bir süre önce Diyarbakır’da yaşanmıştı.
Bağlar ilçesinde “dur” ihtarına uymadığı iddia edilen bir kişi olay yerinden kaçarken polise ateş açıyor. Bir polis yaşamını yitiriyor.
Polisin gece boyu süren operasyonunun ardından polise ateş açtığı iddia edilen bir kişi ile yanında olan iki kişi gözaltına alınıyor.
Kısa bir süre sonra bir MHP milletvekilinin basın danışmanı sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaşıyor.
Polisi öldürdüğü iddia edilen zanlı çırılçıplak soyularak yere yüzükoyun yatırılmış. Bir sivil polis sırtına basıyor yerde yatan kişinin. Bu arada fotoğrafın kadrajına bir polis copu da girmiş.
Milletvekilinin danışmanı fotoğrafa “hain, emniyetin şefkatli kollarında” diye de bir not düşmüş.
Bu ve benzeri işkence görüntüleri artık daha sık ortaya çıkmaya başladı polis karakollarından, emniyet müdürlüklerinden.
Eskiden işkence yapsa bile reddetmek polisin bilinen tavrıydı. Ancak son birkaç yıldır artık polis yaptığı işkenceyi göstermek için neredeyse birbiriyle yarışıyor.
Diyarbakır’daki işkence görüntülerinden sonra HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Türkiye’nin getirildiği noktayı tanımlamıştı:
“Otoriterleşen Türkiye yönetimi şiddet olaylarının ve işkence olaylarının kapısını açıyor. Bunların sorgulanması bile engelleniyor. Eskiden işkence gizli yapılırdı. Şimdi aleni yapılıyor. Artan bir linç kültürü, şiddeti ve işkenceyi meşru hale getirmeye çalışıyor.”
Saray yönetiminde Türkiye “işkenceye sıfır tolerans”tan, “işkenceciye sonuna kadar tolerans” aşamasına geçti.
Son beş yılda içinde bulunduğumuz Temmuz ayına anmaya değer çok acı günler eklendi.
20 Temmuz 2015; Suruç katliamı…
22 Temmuz 2015; Ceylanpınar’da karanlık bir cinayete kurban giden iki polisin öldürülmesiyle AKP iktidarının “çözüm süreci”ne resmen son vererek Kürtlerle savaşı yeniden başlatması.
15 Temmuz 2016; “Allah’ın Saray’a lütfu” olarak “kim yaptı”ya giden, siyasi ayağı bugün bile tartışılan bir başarısız askeri darbe…
20 Temmuz 2016; bir Saray darbesi olarak Olağanüstü Hal ilanı…
9 Temmuz 2018; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk “Türk usulü başkanı” olarak Erdoğan’ın yemin edip göreve başlaması…
Bu “Türk usulü başkanlığın” ne menem bir rejim olduğunu anlamak için bu ay ikinci yılını dolduran Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin icraatlarına bakmak gerekiyor.
Bu konuda CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi’nin hazırladığı “Tek Adam Rejiminin Hak ve Özgürlükler Karnesi”nde yer alan veriler tüyler ürpertici.
Raporda 2012 ile 2020 arasında yani sadece AKP’nin iktidarda olduğu süreçte temel hak ve özgürlükler konusunda özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle son iki yılda adil yargılamadan işkenceye, yaşam hakkı ihlalinden ifade özgürlüğü ihlallerine kadar ülkenin nasıl bir cehenneme dönüştürüldüğü somut olarak gözler önüne seriliyor. 
2012-2019 yılları arasında Anayasa Mahkemesi’ne toplam 478 bin başvuru yapılmış. Bu başvurulardan yüzde 51’i Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında gerçekleşmiş.
2012-2019 yılları arasında yüksek mahkemeye yapılan bireysel başvuruların 223 binini adil yargılama hakkının ihlali oluşturmuş.
2012 yılında adil yargılama hakkının ihlalinden yapılan başvuru sayısı bin 144’ken, 2019’da yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde 27 bine çıkmış. 
“Türk usulü başkanlık” rejimi işkence başvurularında da rekor artış sağlamış. 
İşkence iddiasıyla 2012 yılında yapılan başvuru sayısı sadece dört. 2019 yılında işkence iddiasıyla yapılan başvuruların sayısı dört bine çıkmış. Yani yüzde bin artmış.
Aynı rekor yaşam hakkı ihlali gerekçesiyle yapılan başvurularda da kırılmış. 
2012 yılında yaşam hakkı ihlali gerekçesiyle yapılan başvuru sayısı 18. 2019 yılında bu konuda yapılan başvuru sayısı iki bini aşmış. 
Yani 2012’den 2019’a kadar geçen yedi yılda yapılan toplam yaşam hakkı ihlali başvurularının yüzde 57’si “Türk usulü başkanlık” döneminde gerçekleştirilmiş.
İfade özgürlüğünün ihlali edildiği gerekçesiyle 2012-2019 yılları arasında Anayasa Mahkemesi’ne toplam 12 bin başvuru yapılmış. Bunların yüzde 81’i Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde gerçekleştirilmiş.
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle yapılan başvuruların da yüzde 77’si 2018 Temmuz’unda başlayan “Türk usulü başkanlık” rejiminde yapılmış.
Bütün bu veriler de gösteriyor ki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, temel hak ve özgürlükler konusunda 2016-2018 arasında süren ve artık kalıcılaşan Olağanüstü Hal döneminden bile daha ağır tahribat yaratmıştır.
Özellikle 20 Temmuz 2016’da Türkiye’de OHAL ilan edilmesiyle başlayan zaten güdük bir demokrasiden daha despotik bir rejime geçiş süreci 2018 Temmuz’unda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle çok daha büyük bir hız kazanmıştır.
Demokrasinin ve insan haklarının var olan kırıntılarının tümüyle rafa kaldırıldığı OHAL sürecine, “Türk usulü başkanlık” rejimi tam anlamıyla rahmet okutmuştur.
Bu nedenle daha despotik bir rejim yaratmada Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Olağanüstü Hal’den de beterdir!