• 15.12.2020 00:00
  • (370)

  Ruanda’da Tutsileri ve ılımlı Hutuları fişlemeye başlamışlardı.

İktidarda olan Hutular en ücra köylere kadar her yerde Interahamwe adı verilen yarı askeri örgütler kuruyorlardı.

Yakın tarihin en büyük soykırımlarından biri adım adım yaklaşıyordu.

Ateşli silah alacak para olmadığı için Çin’e yüz binlerce satır siparişi verilmişti.

Satır veremediklerine de sivri uçlu sopalar dağıtarak bunları yakında başlayacak olan “böcek” avında kullanacakları söyleniyordu.

İktidarın kontrolündeki RTLM Radyosu ve Kangura Gazetesi Tutsilere, ılımlı Hutulara ve muhaliflere karşı sürekli nefret söyleminde bulunarak bir katliamın zeminini hazırlıyordu.

Nisan 1994’te bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü.

Yaratılan kaos ortamında nefret yayınlarıyla, bir katliamın altyapısını oluşturan RTLM Radyosu devlet başkanının öldürüldüğü haberini intikam çığlıklarıyla duyuruyordu.

Ardından tarihin gördüğü en kanlı katliam bu radyodan yapılan anonsla başlar:

“Hamam böceklerine ölüm!”

Tutsilerden “hamam böceği” diye söz eden RTLM Radyosu soykırım başladığında öldürüleceklerin isimlerini, nerede bulunabileceklerini düzenli olarak yayınlıyordu; bir radyo resmen katillere yol gösteriyordu.

Hutu milisleri bu çağrıyla birlikte ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri, ılımlı Hutuları, muhalifleri öldürmeye başlarlar.

Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu.

Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek için aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliama devam ediyorlardı.

100 gün süren soykırımda 800 binden fazla insan öldürüldü, milyonlarca insan komşu ülkelere sığındı mülteci olarak.

Uzun yıllar kamu hukuku üzerinde akademik faaliyet yürüten, insan hakları, çatışma çözümü ve geçiş süreci adaleti üzerinde uluslararası çalışmalar yapan HDP’nin Eş Genel Başkanı Mithat Sancar soykırımdan sonra BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni anımsatıyor:

“Bu uluslararası mahkemenin en önemli davalarından biri ‘Medya Davası’dır. Bu davada RTLM’nin iki yöneticisi ile Kangura Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni soykırım, soykırıma teşvik, yardım ve yataklık gibi suçlardan yargılanıyor ve her biri asgari 30 yıl olmak üzere en ağır cezalara çarptırılıyor. Soykırımın taşlarını döşeyen nefret söylemlerinin en önemlilerinden biri de Tutsilerin ‘hamam böcekleri’ olarak nitelendirilerek öldürülmeleri çağrılarının yapılmasıdır.”

Sancar’ın soykırımı ve sonrasında kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni gündeme getirmesinin nedeni MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın HDP’ye ilişkin sözlerinin Ruanda’da yaşananlarla bir paralellik göstermesi.

Yalçın, aynen Ruanda’daki gibi “böcek”li bir saldırı yapmıştı önceki gün HDP’ye:

“Terör örgütü HDP/PKK kâmilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsüdür. Ağızları kapatılması gereken kravatlı mazbatalı güruhtur.”

MHP’li Yalçın’ın bu mesajında Ruanda soykırımını anımsatan üç kilit sözcük var.

“Kâmilen”, “itlaf” ve “haşere.”

“Kâmilen” yani topluca… “İtlaf” yani öldürme, yok etme… “Haşere” yani böcek… Yani aynen Ruanda’daki gibi…

HDP Eş Genel Başkanı Sancar partisine dönük saldırının ulusal ve uluslararası boyutlarına işaret ediyor:

“Şu anda Semih Yalçın’ın yaptığı uluslararası ceza hukukunun soykırımı tahrik ve teşvik olarak nitelendirdiği suçlardır. Bu sarf edilen sözler, uluslararası ceza hukukuna göre insanlığa karşı suçtur. Biz suç duyurularını hem içeride hem de dışarıda yapacağız. BM, Avrupa Konseyi ve uluslararası ceza yargısı kurumlarına, uluslararası sivil insan hakları örgütlerine ve soykırım karşıtı kuruluşlara da bu başvuruları ileteceğiz. Türkiye’de savcıların derhal dava açması gerekir. Bizim suç duyurusunda bulunmamıza bile gerek yoz. Bizim ceza kanunumuzun 76-77. Maddeleri soykırım ve insanlığa karşı suçları düzenliyor.”

Aslında yakın tarihin en kanlı soykırımını anımsatan HDP’ye dönük bu saldırı beş gün önce Erdoğan’ın başlama vuruşunu yaptığı yeni bir dalganın uzantısı.

9 Aralık’ta Erdoğan Azerbaycan’a giderken gazetecilerin; Demirtaş’ın tahliyesinin yargı reformu kapsamında gündeme gelip gelmeyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlarken “Yargının işine müdahale etmek benim haddime değil” diye söze başlayıp yargıya resmen talimat veriyordu:

“Özellikle biz Selahattin Demirtaş gibi bir teröristin bu noktada varsa sözde hakkını koruyacak değiliz ki böyle bir şey yok. Ben inanıyorum ki bizim yargımız Selahattin Demirtaş gibi bir teröriste böyle bir imkân tanımaz. Kobane’nin faili, Diyarbakır’ın faili, Yasin Börü’nün faili odur. Bunları görmezden mi geleceğiz? Yargımız bunları görmezden mi gelecek? Böyle bir teröristin asla önünün açılmasına yol vermeyiz.”

Hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmayan, hatta iddianamelerde isnat edilmeyen suçlardan bile Demirtaş’ı mahkûm etmeye kalkan Erdoğan HDP’ye, Demirtaş’a çok kızgın.

Ancak bu kızgınlığı sadece Demirtaş’ın 2015 Haziran seçimlerinden önce söylediği “Seni başkan yaptırmayacağız” sözünden kaynaklanmıyor. Erdoğan’ın geçmişten gelenler bir yana Demirtaş ve HDP’ye dönük gittikçe açılan çok taze yaraları da var.

Erdoğan’ın hukuki dayanağı olmayan bu açıklamasının ardından küçük ortağı Bahçeli hem Saray’a destek verdi hem de Erdoğan’ın suçlamalarındaki boşlukları doldurmaya çalıştı.

Bahçeli, “Terörist Demirtaş veya Sorosçu Kavala hakkında karar oluşmalı, hukuken suçlu olup olmadıkları da teyit ve tescil edilmelidir” diyerek Erdoğan’ın açığını kapatmaya çalıştı.

Zehirli diliyle nefret saçan Bahçeli, siyasi karşıtlarına bir “sopa” olarak kullandığı Saray’a bağlı yargıyı da göreve çağırmayı ihmal etmiyor:

“HDP bir terör sorunudur, bölücülük yuvasıdır, fitne tezgâhıdır, demokratik güvenliğimize doğrulmuş melun bir silahtır… HDP’nin kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır.”

Erdoğan gibi Bahçeli’nin de başta HDP olmak üzere bütün muhaliflerden açıkça nefret etmesinin son nedeni de TBMM’de yapılan bütçe görüşmelerinde Saray iktidarının uğradığı büyük başarısızlıktır.

Önceki yıllarda iktidarın daha çok kendini anlatma olanağı bulduğu bütçe görüşmeleri bu yıl başta HDP olmak üzere muhalefetin AKP’yi silkeleme, yerden yere vurma seansına dönüştü.

Bahçeli önceki günkü açıklamasında iktidarın yaşadığı bu yenilmişlik duygusunu itiraf ediyordu adeta:

“2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi’nin TBMM’de müzakereleri yapılırken, milletvekilliğinin her hakkından istifade eden siyasi bölücüler taşlaşmış kalpleriyle, kararmış gözleriyle, nefret ve zehir saçan üsluplarıyla milletimizde büyük bir rahatsızlığa neden olmuşlardır.”

Aslında rahatsız olan millet falan değil.

Rahatsız olunan nokta; bütçe görüşmelerinde MHP’nin de ortağı olduğu AKP iktidarının artık savunulacak hiçbir yanının kalmadığının kabak gibi ortaya çıkmasıdır.

TBMM’de muhalefetin karşısında iktidar bloğu dağıldı, büyük bir moral bozukluğu yaşıyor. Çünkü parlamentodaki iktidar partilerinin milletvekilleri, kendi iktidarlarının yaptıklarını savunamaz durumda, büyük bir acizlik yaşıyorlar.

Hatta sırf bu yüzden bir kurtarıcı olarak kürsüye çıkardılar İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu. Onun da ergen bir holigan gibi “oh, oh” çekerek yaptığı konuşma bile Saray iktidarını kurtaramadı, moral bozukluklarını gidermedi, dağılan iktidar cephesini toparlayamadı.

Cumhur İttifakı’na olan kamuoyu desteği her geçen gün daha da eriyor.

Erdoğan artık Cumhurbaşkanı seçilmesi için alması gereken yüzde 50+1 oydan uzaklaştıkça uzaklaşıyor.

Ortaya çıkan gerçek şu ki, önümüzde yapılacak erken ya da zamanında seçimin kilit partisi HDP’dir.

Saray iktidarı uzun bir süredir, gittikçe artan bir şiddetle HDP’yi yok etme, tümüyle siyasetin dışına atma operasyonu uyguluyor.

Eş Genel Başkanlar içeride, milletvekilleri içeride, belediye başkanları içeride, partinin il ve ilçe yöneticileri içeride, hatta artık sıra HDP’nin üyelerine, seçmenlerine geldi.

Bunca operasyona, gözaltına, tutuklamaya karşın Saray iktidarı HDP’nin direncini bir türlü kıramadı.

HDP örgütlerine dinleme “böcekleri” yerleştirmeleri de fayda etmedi.

Partiyi bölme çabaları da sonuç vermedi çünkü aradıkları Muharrem İnce’yi HDP’de bulamadılar.

Çaresizlik içersine giriştikleri son bir operasyonla HDP’nin karşısına başka bir “Kürt partisi” çıkartma çabaları da şimdiden ölü doğmuş bir projeye dönüştü.

Her ne kadar Bahçeligiller, Perinçekgiller ortalıkta “HDP kapatılsın” diye dolaşsa da Saray iktidarı bu işin o kadar kolay olmadığını biliyor.

Yapılan anketler de gösteriyor ki, parti disiplinine en bağlı seçmen HDP’de.

90’lı yılların başından bu yana HEP’ten, HADEP’ten, DEHAP’a kadar Kürt siyasi hareketinin dokuz partisi kapatıldı.

Sonuç olarak bu siyasi çizgi her kurduğu yeni partiyle oylarını arttıra artıra geldi bugünkü noktaya.

Bu yüzden HDP’yi çöktürmek istiyor, çöktüremiyor. Yanına çekme ihtimali zaten yok. Kapatsa daha da büyüme ihtimali kaçınılmaz görünüyor.

O yüzden de Saray iktidarı ve ortaklarının HDP’ye kızgınlıkları bir siyasi rekabetten çok düşmanlığa dönüşüyor.

Ruanda’daki soykırımı çağrıştıran HDP mesajında MHP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın’ın dili sürçmedi aslında.

Yalçın’ın bu mesajı Saray’ın bilinçaltının dışa vurumudur; dize getiremedikleri HDP’yi aynen Yalçın’ın söylediği gibi “kâmilen yani topluca, bir haşere yani böcek gibi itlaf etme yani öldürmek”tir zihinlerinin arka planında yatan.

Çünkü Türkiye’nin geldiği denklemde sadece Erdoğan değildir kaybedecek olan; Erdoğan’a kayyım olarak atanan MHP ve lideri Bahçeli de, Perinçekgiller de, kontrgerilla devletinin kalıntıları da “kaybedenler kulübü”nde sıraya girmişlerdir.

HDP’ye, muhalefetin diğer yapılarına, sivil toplum örgütlerine, aydınlara, gazetecilere karşı gemleyemedikleri hırçınlıkları da bu yüzdendir.

Sonuç olarak HDP’nin destek verdiği ittifaklardan biri seçimi kazanacaktır; kesin olarak söylemek gerekirse ne Cumhur ne de Millet ittifakları tek başına kazanabilme kabiliyetine sahiptir, bu sürecin bir kazananı olacaksa o da Demokrasi İttifakıdır.