• 12.02.2021 00:00
  • (414)

  Partisinin il kongrelerine canlı bağlantı ile katıldığı 8 Şubat Pazartesi günü, 10 Şubat Çarşamba günü yapacağı konuşmasının reklamını yapmıştı Erdoğan:

“Çarşamba günü Millete Sesleniş konuşmamı izlemenizi özellikle tavsiye ediyorum. Görüntülü bir millete seslenişim olacak, bu görüntülü millete seslenişte inşallah sizlere birçok güzellikleri orada takdim edeceğim.”

Özellikle iktidarı destekleyenleri bir heyecan dalgası sarmıştı.

Müzmin muhalifler ise “acaba başımıza yine ne iş açacak” endişesine kapılmıştı.

Hele Saray’ın beslediği medya “müjde loto” oynuyordu; “yerli aşı bulundu”, “yeni doğal gaz rezervi keşfedildi” gibisinden…

Ancak 10 Şubat Çarşamba’dan bir gün önce, 9 Şubat Salı günü canlı yayında televizyon ekranlarından “Bu akşam ülkemiz adına tarihi bir dönüm noktasına şahitlik etmek üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz” diye başlamıştı konuşmaya Erdoğan.

“Milli Uzay Programı”na göre Cumhuriyet’in 100. Yılında Ay’la ilk temas sağlanacaktı ve daha sonra bir Türk vatandaşı uzaya gönderilecekti.

İşte büyük “müjde”yi patlatmıştı Erdoğan. Bir gün sonra yapacağını duyurduğu Millete Sesleniş konuşmasında başka hangi “müjde”yi verecekti ki, bundan büyüğü ancak “güneş sistemi dışında yeni bir gezegen sistemi keşfettik” gibi bir şey olabilirdi.

Belli ki Erdoğan, istifa ettikten sonra aylardır ortalarda görünmeyen, hatta hakkında kayıp ilanları verilen damat-bakan Albayrak’ın tespitlerine hala daha güveniyordu:

“Cumhurbaşkanımız ‘Ay’a dört şeritli yol yapacağım’ dese inanacak seçmenimiz var.”

Maşallah, kendisi aylardır ortalıkta yok ama fikirleri hala Saray’ın koridorlarında dolaşıyor.

10 Şubat Çarşamba gününe gelince görüldü ki, Erdoğan Millete Sesleniş konuşması falan yapmayacak, sadece başkanı olduğu AKP’nin grup toplantısında konuşacak.

Anlaşılan o ki, Irak Kürdistanı’ından beklediği “müjdeli” haber gelmemişti ve Gare Dağı’na havadan ve karadan yapılan operasyonda PKK’nin alıkoyduğu MİT mensupları, polisler ve askerler ele geçirilememişti. (Bakınız)

Herkes de “Müjdeli Millete Sesleniş” yerine Erdoğan’ın grup konuşmasıyla yetinmek zorunda kalmıştı.

Erdoğan, 10 Şubat Çarşamba günü “siyasi partilere, akademisyenlere, üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarına, medya mensuplarına, velhasıl tüm fikir ve aksiyon insanlarına“ yeni bir anayasayı hep birlikte yapma çağrısında bulundu.

Tüm siyasi partilerin de bu sürecin içersinde yer almasını ısrarla vurgulamıştı konuşmasında Erdoğan.

Gerçi bu çağrıyı konuşmasının başında yapmış, sonra da birlikte anayasa yapmayı düşündüğü partilerin bazılarına “faşistler” diyerek sözlerini bitirmişti.

Aslında bu karşısında oluşan muhalefet bloğunu dağıtmak için çaresizce kurulmuş bir tuzaktı.

Bir süredir CHP, İYİ Parti, Saadet, DEVA, Gelecek, HDP arasında yoğun bir görüşme trafiği vardı ve hala sürüyordu.

Gerek Millet İttifakı’na dahil olan gerekse de dışında kalan partiler önümüzdeki süreçte “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi” hayata geçirme konusunda ortak bir görüş oluşturmuşlardı.

Bu muhalefet partileri üzerinde anlaştıkları parlamenter yapı için görüşlerini ete kemiğe büründürme, sonrasında da ortak bir metne dönüştürme aşamasına gelmişlerdi.

Bu çalışma aynı zamanda önümüzdeki süreçte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni ortadan kaldıran, yerine “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi” getiren bir yeni anayasa anlamına geliyordu.

İşte Erdoğan bu noktada muhalefetten önceliği almak, muhalif partilerin içinde ve muhalefet bloğunda bir çatlak yaratmak için yeni anayasa hamlesi yaptı.

Bu girişimin içersinde “1921 Anayasası ruhu” gibi unsurları yerleştirerek muhalefetin içersindeki milliyetçi-muhafazakar siyasetçileri gerekirse tek tek avlamak fikri de vardı.

Ancak bu tuzağı kurarken Erdoğan gerçek fikrini de gizleyemiyor, sonuçta bu yeni anayasanın (eğer yapılabilirse) mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini daha da tahkim etmeye dönük olduğunu itiraf da ediyor.

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni çalışırken karşımıza hep anayasa meselesinin çıktığını da gördük.”

Saray’ın küçük ortağı Bahçeli de yeni anayasanın temel amacının Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni daha da tahkim etmek olduğunu hiç saklamıyor:

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 9 Temmuz 2018 tarihi itibariyle resmen uygulanmaya başlamış, yönetim hayatımız bu haliyle güçlendirilmiş, kuvvetler ayrımı arasındaki çizgiler netleşmiştir. Elbette yeni sisteme müzahir ve müstahak bir anayasanın yazılması mecburiyet olmasının yanı sıra demokratik bir mükellefiyettir… Parlamenter sistemin tozu ve tortularıyla Türkiye’nin ufkunun perdelenmesi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni en azından zaafa uğratma riski taşımaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kökleşmesi, serpilmesi ve taban tutması, devlet ve millet hayatına nüfuz eden kilitlerin açılması bu sayede mümkün olacaktır.”

Belli ki Bahçeli’nin desteğiyle 16 Nisan 2017’de getirilen, daha doğrusu Erdoğan’ın üstüne dikilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne ilişkin anayasa maddeleri de Erdoğan’a dar gelmeye başladı.

Bu anayasalar Erdoğan’a hep dar geliyor anlaşılan, şimdi bir anayasa değişikliği daha yaparak üstüne uygun yeni bir anayasa arayışı başlamış.

Aslında 16 Nisan referandumundan önceki anayasa maddeleri de Erdoğan’a dar gelmişti.

Bu referandumdan önce, 11 Ekim 2016’daki grup toplantısında şöyle diyordu Bahçeli:

“Karşımızda iki alternatif yol vardır. Biri bizim için en doğru olanı Sayın Cumhurbaşkanının yasal ve anayasal sınırlara çekilmesidir. Bu olmayacaksa ikinci yol fiili duruma hukuki yol aranmasıdır. Bu durum karşısında AKP başkanlık sistemiyle ilgili inadını sürdürecekse karşımıza iki seçenek çıkacaktır. AKP bir anayasa hazırlığı varsa, mutabık kalınan diğer maddelerle birlikte TBMM’ye getirmelidir.”

Yani Bahçeli’ye göre; cumhurbaşkanı olarak fiili bir durum yaratmış Erdoğan, yasal ve anayasal sınırlarını aşmıştır. Bu nedenle de Bahçeli, Erdoğan’a göre bir anayasa değişikliği yapılmasına destek vermiştir.

Bahçeli, fiili duruma göre hukuki bir kılıf hazırlayarak Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yolunu açmıştır.

Anlaşılan Erdoğan’a bu da yetmemiş, var olan anayasaya uyabilmesi için yeniden bir anayasa yapılması gündeme gelmiştir.

Ama bu Erdoğan’ın varacağı son noktadır, yeni anayasa tartışmalarını ortaya atarak bir taşla üç beş kuş vurmayı hedeflemektedir.

Birincisi, uzun bir süredir gündem belirleme fonksiyonunu yitiren Erdoğan, kendi gündemini yaratma peşindedir. Çünkü Erdoğan gündemi belirlemeden uzaklaştıkça ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk gibi iktidarın hoşlanmadığı gerçekler öne çıkıyor.

İkincisi, muhalefetin parlamenter sistemi geri getirecek bir anayasa hazırlığına karşı kendi yeni anayasasını koymak istemektedir.

Üçüncüsü, yeni anayasaya koyacağı bazı maddelerle muhalefet bloğundaki milliyetçi-muhafazakar partilerin aklını çelmeyi hedeflemektedir.

Dördüncüsü, bunu başaramazsa bu partiler içindeki milliyetçi-muhafazakar siyasetçileri kendi yapılarından kopartarak yanına çekmeyi amaçlamaktadır.

Erdoğan-Bahçeli ikilisinin yeni bir anayasa değişikliğini değil TBMM’den geçirecek, referanduma bile götürecek gücü yok.

Eğer Erdoğan yeni anayasa için kararlıysa önümüzdeki süreçte Meclis’te yeni “milletvekili borsası” da kurulacaktır.

Şimdilik yeni anayasayı Erdoğan’ın istediği şekilde yapmak, Ay’a ilk Türk astronotu göndermek gibi uzak bir hayal.

Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak var olan anayasaya uymadığı için 2017’de bir anayasa değişikliği yapılmıştı.

Belli ki bu da dar geliyor Erdoğan’a ve uyabileceği yeni bir anayasa istiyor; görünen o ki bu işin sonu yok.

Erdoğan’ın 10 Ocak Çarşamba günü veremediği “müjdeli” haber aslında bir itiraf oldu; “İpin ucunu yine kaçırdık!”