• 2.03.2021 00:00
  • (262)

 CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu uzunca bir süredir hayli geniş bir ittifaklar politikasıyla AKP-MHP iktidarından Türkiye’yi kurtarmayı amaçlıyor.

Bazen alkış alıyor, bazen destekçilerinin ve daha solunda olanların saçını başını yolduruyor.

Kabul etmek gerekir ki meşakkatli bir yol seçmiş Kılıçdaroğlu.

Ancak hem 31 Mart yerel seçimlerinde hem de 23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde bu ittifaklar politikasının karşılığını gördü.

Uygulayacağı politikanın köşelerini, 23 Şubat’taki CHP Grup Toplantısında net biçimde çizmişti:

“Sandık bugün veya yarın ne zaman olursa olsun önümüze gelecek. Biz halkın başına bela olan bir siyasi iktidarı, demokratik yollarla dünyaya örnek olacak şekilde göndereceğiz, demokratik olarak. Dünya siyaset tarihinde bir ilki gerçekleştireceğiz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, dünya siyaset tarihinde bir ilki gerçekleştireceğiz. Farklı siyasi partilerle, farklı görüşleri olan siyasi partilerle beraber, demokrasiyi savunan dostlarımızla beraber bir dikta yönetimini sandıkta yeneceğiz ve onları göndereceğiz.”

Belli ki Kılıçdaroğlu da “dikta yönetimini sandıkta yenmenin” dünyada bir ilk olacağı vurgusu yaparak seçilen yolun ne denli zorlu olduğunun altını çiziyor.

CHP Liderinin izlediği bu politika Saray’ı ciddi biçimde rahatsız ediyor.

 Kılıçdaroğlu’nun yukarıdaki konuşmasından bir gün sonra, 24 Şubat’taki AKP Grup Toplantısında muhalefetin izlediği bu politikayı yerden yere vuruyordu Erdoğan:

“Cumhur İttifakı’na karşı CHP’nin lokomotifliğinde kurulan yapının terörle mücadele başta olmak üzere yaşanan her hadisede tel tel dökülmesi, oturduğu zeminin çürüklüğünden kaynaklanıyor. CHP bir yanına terör örgütünün güdümündeki partiyi, diğer yanına yerli ve milli hassasiyetlerini koruduğunu umut ettiğimiz bir başka yapıyı alarak, ortaya da kimi bulursa doldurarak, kendince bir siyaset terazisi kurdu. Bu zoraki ittifakın içinde, ülkenin bütünlüğü konusunda fikir birliğine rastlayamazsınız.”

Saray iktidarı, Kılıçdaroğlu’nun kurduğu bu “siyaset terazisi”ni paramparça etmek için her yolu deniyor ama şu ana kadar bunu başarabilmiş değil.

CHP ve İYİ Parti’nin arasına HDP üzerinden kama sokmak… HDP’yi ötekileştirerek muhalefet bloğunu dağıtmak… CHP ve İYİ Parti içinden başka partilerin çıkmasını teşvik etmek… Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’nın içine çekmek…

Bütün bu oyunlardan henüz istediği sonucu alamadı Saray iktidarı.

Gare fiyaskosunda HDP dışındaki muhalefeti kendi arkasında hizaya getirme operasyonu da başarısızlıkla sonuçlandı.

Şimdi HDP üzerinden tezgâhlanan “dokunulmazlıkların kaldırılması” oyununda İYİ Parti’nin Millet İttifakı’ndan kopartılması, en azından ikircikli bir durumda bırakılarak bölünmesi hedefleniyor.

İşte tam bu konjonktürde Saadet Partisi, Necmettin Erbakan’ın ölümünün 10. yıldönümünde “Yaşanabilir Türkiye” başlıklı bir toplantı düzenledi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun ev sahipliğindeki toplantıya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Nuri Okutan ve BBP Genel Başkan Yardımcısı Tevfik Eren katılarak birer konuşma yaptılar.

Gerek çağırılan konuşmacılar, gerek anma toplantısına konulan başlık aslında Erbakan’ı anmaktan çok HDP’nin de içinde olduğu bir muhalefet bloğunun, bir tür demokrasi ittifakının fotoğrafını vermenin amaçlandığı izlenimini doğuruyor ilk bakışta.

Yapılan konuşmalarda Erbakan’ı anmaktan öteye geçip AKP eleştirisine ve muhalefetin kurmayı planladığı ve bu konuda önemli ölçüde anlaştığı “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” ilişkin görüşlere yer verildi.

Karamollaoğlu “Yaşanabilir Türkiye”den ne anladığını anlatırken, AKP ne yapıyorsa tam tersini söylüyordu:

“Biz yaşanabilir bir Türkiye denince: Yerli ve milli bir duruş anlıyoruz. Üreten bir ekonomi anlıyoruz. Siyasetin algılarla, ekonominin vergilerle ve borçla yönetilmediği, ülkenin imkân ve kaynaklarının ranta değil halka aktarıldığı, itibarın gösteriş ve şatafatta değil, şahsiyetli bir duruşta arandığı bir Türkiye anlıyoruz. Biz yaşanabilir bir Türkiye denince: Kutuplaşan değil kucaklaşan bir Türkiye anlıyoruz. Farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü, üstünlük ve kibrin değil kardeşliğin esas alındığı, baskı ve tahakkümün değil, insan hakları ve özgürlüklerin hâkim olduğu bir Türkiye anlıyoruz.”

Karamollaoğlu bu konuşmasını Cumhur İttifakı’na daha yakın bir görüntü veren Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu üyesi Oğuzhan Asiltürk’ün gözünün içine baka baka yapmıştı.

O anda Asiltürk’ün bir yanında Kılıçdaroğlu, diğer yanında da Sancar oturuyordu.

Söz sırası gelen Kılıçdaroğlu da Erbakan’ı anma toplantısında yürüttüğü ittifaklar politikası doğrultusunda konuşuyordu:

“Tıpkı bir orkestranın aynı ezgide birleşen enstrümanları gibi olacağız. Peki, nedir o ezgi? O ezgi demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletine bağlılıktır. O ezgi kuvvetler ayrılığının gerekliliğine inanmaktır. O ezgi, düşünce ve ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, medya özgürlüğünü, insan haklarını ama, ancak, fakat, lakin ile başlayan bir cümle kurmaksızın kayıtsız şartsız savunmaktır.”

Kılıçdaroğlu konuşmasında başından sonuna kadar üç-beş kez “dostlarımız” vurgusu yaptı.

9 Şubat’taki konuşmasında da “İlk seçimde dostlarımızla iktidar olacağız” demişti Kılıçdaroğlu.

CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç da “dostlarınız kim” sorusuna şu karşılığı veriyordu:

“Birlikte yol yürüdüğümüz siyasi partiler. Bunlar, Saadet Partisi, İYİ Parti, bizi destekleyen HDP dahil diğer tüm siyasi partiler. Doğru Yol Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi…”

İşte Erbakan’ı anma toplantısında Kılıçdaroğlu’nun birlikte iktidara gelmeyi düşündüğü “dostları” bir araya gelmişti.

Elbette bu toplantıya katılan en stratejik parti de HDP’ydi.

Çünkü iktidarın kriminalleştirme saldırısına boyun eğen bazı muhalefet partileri HDP ile aynı kareye girmekten ısrarla kaçınıyorlardı.

Kapı arkasında herkesin görüşmek istediği HDP ile kamuoyu önünde birlikte görünmekten adeta korkuyordu bazı yapılar.

Erbakan’ı anma toplantısı da ağır bir kuşatma altına alınmış, parti binaları basılan, üyeleri, yöneticileri gözaltına alınan ve tutuklanan HDP’nin bu ablukayı kırması için iyi bir fırsattı.

Belli ki HDP yönetimi bütün riskine rağmen bu toplantıya katılma kararı alarak etrafında giderek daralan çemberi kırmak istemişti ve doğru da yapmıştı.

Saray’ın HDP’yi kriminalize ederek yalnızlaştırma oyunu bu yerinde hamleyle bertaraf edilmişti.

Kaçınılmaz olarak bu riskli girişim çok farklı kesimlerin eleştiri oklarının HDP’ye ve Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a yönelmesine neden oldu.

Hemen Erbakan’ın siyasi sicili ortaya dökülüp demokrasiden ne kadar uzak bir siyasetçi olduğu üzerinden Sancar’a eleştiri yöneltiyorlardı.

Biz de burada Erbakan’ın siyasi sicilinin başka bir yanına bakalım o zaman.

HDP Eş Genel Başkanı Sancar’ın konuşmasında yer alan; Erbakan’ın Kürt sorununda barışçıl, demokratik çözüm arayışlarında çok önemli ve özel bir yeri olduğuna ilişkin sözleri de en çok eleştiriyi alan bölüm oldu.

Sancar, Erbakan’ın Kürt sorununun çözümünde samimiyetle çaba harcadığını, cesaretle girişimlerde bulunduğunu söylüyordu:

“Kürt sorununa yaklaşımı meseleyi diyalog, siyaset ve bu topraklarda kardeşlik hukuku içinde çözme esasına dayanıyordu. Eğer Erbakan Hoca’nın çabaları sonuca ulaşsaydı, müdahaleyle karşılaşmasaydı şu an çok farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.”

Sancar’ın bu sözleri “Ne alaka?”, “Nereden çıkardın” diye eleştiri yağmuruna tutuldu.

Oysa Sancar’ın bu sözleri söylemesinin önemli bir dayanağı vardı.

Bakın KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık bir röportajında Erbakan’ın Kürt sorununun çözümü konusundaki girişimleri nasıl anlatıyor:

“Bundan önce iki kere geri çekilme kararı aldık. İlki, Erbakan iktidara geldiğinde, yani 1996’da oldu. Erbakan, Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin ilerleyemeyeceğini ve çok önemli sorunlarla karşılaşacağını çok iyi görmüş ve kavramıştı. Bu meselenin mutlaka çözülmesi gerektiğine inanıyordu. Ama bir yandan da korkuyordu. Çünkü o güne kadar kim Kürt sorununu çözmek istediyse bunu hayatıyla ödemişti. Erbakan, mutlaka bir şeyler yapmak istiyordu.(…) Erbakan, Suriye devleti üzerinden üç tane mektup gönderdi. Biz de, aynı şekilde Suriye devleti üzerinden Erbakan’a cevaben mektup gönderdik. Bu girişimi çeşitli güçler fark ettiler ve engellemek için harekete geçtiler.”

Röportajda “28 Şubat’ın bir nedeni de bu muydu?” sorusuna şu karşılığı veriyordu Bayık:

“Elbette, bir nedeni değil esas nedeni buydu. Burada birçok güç var. Bizim mücadelemiz üzerinden siyaset yapan, bundan çıkar elde etmek isteyen birçok güç var. Bunlar önlemek istediler çözüm girişimini. O zaman şunu tartıştık. Madem Erbakan sorunu çözmek istiyor, bu çok önemli. O zaman, silahlı güçlerimizi Türkiye sınırlarının dışına çıkarmayı çok ciddi olarak tartıştık. Böylece Erbakan’ın eli güçlenebilir, daha cesur adımlar atabilir, diye düşündük.”

Bayık’ın bu söyleşisi 2013’ün Ağustos’unda Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kongre Öncesi Kürtlerin Nabzı” başlıklı dosyada yer alıyor.

Bayık’la bu röportajı yapan da kim biliyor musunuz; şu andaki HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar.

Parti yöneticilerinin de “olur”uyla böylesine riskli bir karar alarak hem HDP’nin muhalefet fotoğrafı içerisinde yer almasını sağlamış, hem de partisi üzerindeki ağır ablukayı kırmak için doğru bir hamle yapmıştır.

Siyasetin realitesinden koparak fantezilerin peşinden koşmak bugün Türkiye’de yaşananları doğru okumayı engeller.

HDP ve Eş Genel Başkanı Sancar, sırtlarında taşıdıkları yumurta küfesinin bilinci ve sorumluluğuyla davranarak siyasi konjonktürün gereğini yerine getirmişlerdir.

Ayrıca yaşarken demokrasiyle pek bağlı olmayanların öldükten sonra demokratik hamlelerin yapılmasına vesile olması neden yadırganıyor ki.

Erbakan da ölümünün 10. yıldönümünde Kılıçdaroğlu’nun birlikte iktidara gelmeyi düşündüğü “dostları”nın buluşmasına vesile oldu sonuç olarak.

Zaten anlaşıldığı kadarıyla esas maksat da buydu.