• 15.05.2021 07:09
  • (94)

Akşam sıcağı çökmüştü; tam masayı toparlayıp sıradan bir Cuma akşamına hazırlanırken telefon çaldı.

Arayan bir haber kaynağıydı, heyecanla konuşmaya başladı:

“Şu anda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’la kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal toplantı yapıyor.”

Gazeteci refleksinin gereği ilk soru “nerede” oldu

Haber kaynağının anlattığına göre Anadolu yakasındaki bir şirketin yönetim kurulu başkanının odasındaydı toplantı.

Ağar ve Topal’ın yanında üçüncü kişi olarak söz konusu şirketin emlak kralı olarak da bilinen yönetim kurulu başkanı da bulunuyormuş.

“Patronun odasındaki bağırtılar koridorlara taşıyormuş” diye anlatıyordu duyduklarını.

Tarih 26 Temmuz 1996’ydı, günlerden Cuma.

Çok değil, iki gün sonra 28 Temmuz 1996 Pazar günü kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal’ın öldürüldüğü haberi geldi.

Bir dönemin ünlü özel harekatçı polisleri Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın ve Ercan Ersoy; Kemal Yazıcıoğlu’nun müdürü olduğu İstanbul Emniyeti tarafından gözaltına alınmışlardı Topal cinayetinin zanlıları olarak.

Ancak o günlerde beklenmedik bir gelişme oldu ve Topal cinayeti zanlısı olan gözaltındaki üç özel harekatçı polis esrarengiz bir şekilde Ankara’ya götürüldü, ardından da serbest bırakıldılar.

TBMM’de kurulan Susurluk Komisyonu’nda ifade veren dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu bu olaya ilişkin esrar perdesini ortadan kaldıracaktı:

“Topal cinayetinin ardından gözaltına alınan Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy, Sayın Bakan Mehmet Ağar’ın talimatıyla o dönemin Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin tarafından Ankara’ya götürüldü.”

2014’te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ömer Lütfü Topal cinayetine ilişkin “yeniden yargılama” için hazırlanan iddianamede de özel harekatçıların Ankara’ya götürülmeleri anlatıldı.

“Soruşturma yapma görev ve yetkileri olmadığı halde teşekkül mensubu şüphelileri İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevlilerinden teslim alarak Ankara’ya getirdikten sonra kısaca beyanları alındıktan sonra soruşturma yapmak görevli ve yetkili Adli Makamları haberdar etmeden bırakmaları şeklinde gelişen davranışlarının; silahlı teşekkülün konumunda olan şüpheliler Mehmet Kemal Ağar, Mehmet Korkut Eken ve İbrahim Şahin’in aynı zamanda Ömer Lütfü Topal’a yöneltilen eylemlerden bilgi sahibi olduklarını, eyleme katılanlara yardım ettiklerini, eyleme katılan diğer failleri azmettirdiklerini göstermektedir.”

25 yıl önce bir haber kaynağının ulaştırdığı İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal toplantısını, iki gün sonra işlenen Topal cinayetini ve sonrasındaki gelişmeleri anımsamama Sedat Peker’in videoları neden oldu.

Dün yayınlanan dördüncü videosunda da Sedat Peker, Baba romanıyla mafyanın egemen olduğu yer altı dünyasını büyük bir ustalıkla anlatan Mario Puzo’nun Aptallar Erken Ölür kitabını masasının en önünde adeta kameranın gözüne sokar gibi yerleştirmişti.

Haydi, masasının üzerinde yine Puzo’nun Omerta yani mafyanın “Suskunluk Yasası” kitabının olması anlaşılır bir şeydi.

Omerta kitabını masasının üzerine koyarak “suskunluk yasasını bozuyorum” ya da “suskunluk yasasını bozarım ha” mesajını veriyordu Sedat Peker.

Peki, Aptallar Erken Ölür kitabını masasının en görünür yerine koyarak hangi mesajı vermek istiyordu?

Belki de bunu anlamak için kitabın neyi anlattığına bakmak gerek.

Puzo, Aptallar Erken Ölür’de hareketliliğiyle baş döndüren Las Vegas kumarhanelerini, ışıkları göz kamaştıran bakara ve 21 masalarını, kumarhaneyi dolandıran krupiyeleri, ihtiraslı kumarbazları, “yaşlı kurt” kumarhane müdürlerini; film yapımcılarını, Hollywood stüdyolarını, Beverly Hills otellerinde ve villalarında dönen sinema dünyasını anlatıyor.

Sedat Peker’in hedefine koyduklarından biri olan Mehmet Ağır’ın oğlundan girip kendisinden çıkan video konuşmalarıyla bu kayıtların en görünür aksesuarı olan Aptallar Erken Ölür’ün konusunu bir araya getirince insan kendine sormadan edemiyor; yoksa Peker bu kitabı göstererek Ağır’a Ömer Lütfü Topal cinayetiyle ilgili bir hatırlatma mı yapmak istiyor?

Sedat Peker’in devlet-mafya-siyaset üçgenini ifşa eden ve 10 kadar olması beklenen dizi videolarının dördüncüsü bile “sezon finali”ne varmadan ortalığı karıştırmaya yetti.

Özellikle Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kimyasını bozdu Peker’in dört videosu.

Peker’in Ağar’a yönelik suçlamalarından biri de Mübariz Gurbanoğlu’nun Bodrum Yalıkavak’taki milyonlarca dolarlık marinasına “çökmesi”ydi.

Ağar bu suçlamaya yanıt verirken büyük bir gaf yaptı ve “Bizi buradan uzaklaştırınca yapılacak olan da belli. Buraya mafya çökecek. Bugün eğer mafya buraya giremiyorsa bizim burada olmamızdandır” dedi.

Aslında Ağar burada bir gerçeği ifade ediyordu; Saray devleti; AKP’siyle, MHP’siyle suç örgütleriyle işbirliği yapan, ortaklık kuran bir yapıya evrilmişti. Yani devlet ortadan kalkmıştı. İçişleri Bakanlığıyla, polisiyle, istihbaratıyla yurttaşlarının canını ve malını koruyacak bir devlet yoktu ortada.

Elbette Ağar’ın bu sözü Süleyman Soylu’yu yerinden zıplattı.

Çünkü Ağar’ın “biz olmazsak mafya çöker” tespiti Saray devletini de İçişleri Bakanlığı’nı da taca atıp Türkiye’in artık “mafyaland” olduğunun itirafıydı.

Soylu, sosyal medya hesabından “bu süreçte ‘belki dil sürçmesidir’ diye hala tekzibini beklediğim cümle. Biz olmasa idik oraya mafya çökecekti cümlesidir” diyerek Ağar’dan özür beklediğini ifade etti.

Ağar da Soylu’nun verdiği kopyaya sarılıp “Olayın kızgınlığından ve sinirliliğinden burada bir sürç-i lisan sözkonusu” diyerek özür diledi.

Belli ki Peker’in ifşaatları hayli kızdırmış ve sinirlendirmişti, bu yüzden de Ağar’a “sürç-i lisan” yaptırmıştı.

Peker’in ifşaatları karşısında Soylu’nun da durumu pek iyi değil.

Peker’in iddialarına göre müzisyen yeğeni için Soylu eniştesini kendisine göndermiş, polis koruması ve eskortu vermiş, hakkında dosya hazırlandığını bildirip kaçmasını sağlamış ve “dönüş biletin benim” diyerek yurt dışına göndermiş.

Soylu dün bütün bu iddialara yanıt vermek yerine elinin karasını muhaliflerin yüzüne, üstüne, başına sürmeye kalkıştı:

“Tüm iftira ve ithamlarına mal bulmuş mağribi gibi sarılan ve ‘şereflice’ siyaset malzemesi haline getiren nasıl olsa Kemal Kılıçdaroğlu gibi ağabeyin var. Nasıl olsa Meral Akşener gibi ablan var. Nasıl olsa Ali Babacan gibi kardeşin var. Nasıl olsa Ahmet Davutoğlu gibi hocan var. Nasıl olsa Birgün gibi gazeten var. Nasıl olsa Cumhuriyet gibi gazeten var. Nasıl olsa Sözcü gibi yayın organın var. Nasıl olsa FETÖ’nün sosyal medya ağı var. Nasıl olsa HDPKK’nın tam desteği var.”

Referandumlarda, seçimlerde Erdoğan’ı ve AKP’yi kayıtsız şartsız desteklemiş, mitingler yapmış, Ankara’nın kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu’na yüzlerce arazi aracı, binlerce çelik yelek göndermiş bir Sedat Peker’i suçluların telaşı içersinde bütün muhaliflere yamamaya çalışıyor.

Daha çok su kaldırır Sedat Peker’in bu itirafları ve suçlamaları.

Olaylar birbirine bağlandıkça kimin doğru söylediği, kimin suçluluk duygusuyla kendi dışında herkese neden saldırdığı daha net biçimde ortaya çıkacak.

Yazının sonuna gelirken biz gene Peker’in Puzo’nun Aptallar Erken Ölür kitabıyla vermek istediği mesaja ve bu cinayetle Yalıkavak Marina'nın üzerine çökenleri yan yana getirelim.

Topal cinayetinin “yeniden yargılama” için hazırlanan iddianamesinde azmettirici olarak kimler yer alıyor; Mehmet Kemal Ağar, Mehmet Korkut Eken ve İbrahim Şahin…

Peki, bu cinayetten neredeyse 25 yıl sonra Peker’in iddiasına göre Ağar’ın “çöktüğü” Yalıkavak Marina'daki fotoğrafta kimler var; TSK’den emekli olduktan sonra MHP’den milletvekili seçilen Korgeneral Engin Alan, Susurluk Davası’ndan hapis yatan Korkut Eken, suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ve eski polis şefi, vali, içişleri ve adalet bakanlığı yapan Mehmet Ağar.

İşte bu da tam olarak “devlette devamlılık esastır” ilkesidir.

Dizi videolarına başlarken “bir tripoda, bir kameraya yenileceksiniz” diyordu Sedat Peker.

Bundan sonra beşinci bölümü yayınlanacak olan ifşaatlarında Sedat Peker’in aptalların neden erken öldüğünü anlatmasını bekliyorum.

“Sezon finali”ne kadar bekleyecek sabrı gösteremiyor insan!