• 12.03.2017 00:00

 Hayat öyle bir espri ki, başlarken senin için 'hah işte dünyayı açıkladım!' dediğin fikirler bir bakıyorsun bir komedi, giderek fars haline gelmiş.

Bir zamanlar kriminal bir cunta tarafından yazıldığı için zinhar itibar etmediğimiz anayasal düzen ve darbelerle hesaplaşılmadığından yüz çevirdiğimiz sandık tercihi; bugün tamamen hürmete layık toplumsal bir eyleme dönüştü.
Düşündüğümüz zaman 12 Eylül düzeninde oy 'kullanmamak' delikanlı bir dürüstlük gibi gelse de ülkenin kaderinden öyle uzak kalmak, sarkastik bir aydının boş mızırdanması olarak da görünmekte.
Ona diyorum, hayat farklı açılardan bir kolaj, kübik bir resim adeta. Oradan kahramanca gözüken, şuradan komik, öbür yandan dokunaklı olabiliyor.
Ben 2010 referandumunda sandığa gittim. Cumhuriyet mitingleri denen garabette 25 yıllık uykudan uyandım. Kapatma davaları ve müdahale tehditleriyle yüzümü yıkadım. Şükür, ayağa kalktım.
Fakat ne uzun bir sosyal-depresyonmuş o! Gerçi o uykuda da nadir şeyler oldu, hakkını yiyemem ama milletle birlikte masaya oturmak başka şey. Sabah dişlerini fırçalayarak renkli, ortak bir meşruiyetle oy pusulasını sandığa atmak ve yöneticileri belirlemek ise bambaşka...
Yalanlarla, zifiri noktalarla dolu bir ülkeydi bu, evet. Tarih kitapları, resmi tarihler hep böyleydi. Elbette oradan salt halkın demokratik iradesine dayanarak çıkmak kolay olmayacaktı. Yaşadığımız kabuslar bunun birer örneği. Hiç uzatmaya gerek yok, buyurun size 15 Temmuz darbesi!
Aklıselimini koruyan deli-yürek bir liderin kolunda kendini bulmaya başlamış insanların, özellikle kadınların, vahşetin önüne bir orman gibi dikildiğini ve geri püskürttüğünü gördük.
Bu, demokrat ütopyalarla büyümüş olanların ömrü hayatında kolay kolay göreceği bir manzara değildir.
Tabii vicdanı berrak olanları tenzih ederek söylemek gerekirse, çocukluğumuzun kıymetlisi 'sol' adını kullananların -kelimenin tam anlamıyla- o şanlı direnişin kutbunu, o aşık olunası halkı iğrenerek izlemesi de büyük bir travma, müthiş bir ders anlayana.
Ne var ki uykudan uyanıklığa geçen insanlarda da ülkelerde de hep aynı haller gözlemlenir. Uykunun getirdiği bir mahmurluk veya erken uyanmanın getirdiği sinirlilik. Bu asabilik ve gayri ihtiyari kas sıçramaları bugün izlediğimiz ve haz etmediğimiz görsellikler. Birçok tökezleme yaratan sarsak hareketlerden bir misal, Milli Kültür Şurası'nda kültürel yenilenmeyi komisyonlara (Komisyon!) havale etmek, diğeri de farklı düşüncedeki vatansever insanları tekfir etmek, hurra ötekileştirmek.
Densiz bir kavim asabiyeti. Bir tür Stalinist örgüt komiserliği.
Şunu söylüyorum: Büyük bir baskı döneminden sonra özgürlüğe çıkan kişilere bakın; kendine güvenini kazandıkça ilk anda hırçınlaşır, yaka bağrı açar, şöyle bir kırlarda ferahfeza koşar. Tabiatı sonradan, zamanla sakinleşir.
Bunlar olacak. Zoraki bir uykudan uyanmanın bedelleri! Şemsi Tebrizi'nin dediği gibi; istediğin kadar imanlı, gayretli ve açık zihinli ol, hiçbir şey istediğin gibi olmaz, ama olur! Bekleyeceksin. Sabır ve teenni mühim burada.
Nazi küstahlığına dönme eğilimindeki Avrupa'ya haddini bildirmek ise asla bir hamaset değil, yalın bir gerçek! Bu da yazılmalı tarih defterine.
Yeni Türkiye'nin dizayn edilmesine katılmak, katılmanın vakarını taşımak bir mesuliyet. Şüphesiz bu maceranın "ariflerin menkıbelerine" benzemesini istemek Hak aşığının hülyası.
Ancak siyasete burun kıvırmayı bırakmak, ülkeyle barışmak uzun bir süreç. Etnik farklılıklara zenginlik olarak bakmak lafla yürüyen bir peynir gemisi değil!
Çok renkli bir millet olmanın bilgeliğiyle dünyaya açılmanın bedeli ise, işte şu geçtiğimiz kıldan köprüler.
Birbirimize itina etmeliyiz.
Fikirlerimizi, kişilik özelliklerimizi, tarz ve usullerimizi koruyarak bir metanet ceketi giymeli.
Melamet hırkasını sırtımıza geçirip hilm, uyum ve zevkle yürünecek vakitler de kavlimce yakında bir yerlerde.
İnsana olduğu kadar, ülkeye inancı olanın neşesi, hayat denen o nükte, her şeye rağmen dudağımızın tam üstünde...