• 28.05.2017 00:00

 Eski Türkiye kaybolmuş bir ülkeydi. 80'lerin sonu tam boğuntulu yıllardı.

Ekonomi çökmüş, demokrasi bitmiş, darbe şehrin surlarını gençlerin kanıyla lekelemiş, anaların yüreği kararmıştı. Suskun, yoksul, baskı dolu yıllardı.

İçe kapanmış varoşlarda haftada bir belki akan musluk suyundaki kolera salgını gizleniyor, Haliç bir utanç abidesi olarak kanalizasyon akıyor, külüstür belediye otobüsleri terden çatlıyor, hukuk fakültesinin anlı şanlı hocaları 12 Eylül darbesini savunuyor, İstanbul idrarını tutamayan düşkün ve kimsesiz bir asilzadeyi andırıyordu.

Sirkeci'nin oralarda, bir hanın küçücük odasına sığınmıştık. Bir yayınevine. Ahmet Rasim'in kitaplarını basıyor, Osmanlıcadan tercüme yaptırıyor, onları satmaya uğraşıyorduk. Dağıtımcılardan para gelmiyor, kitap fuarlarından sırtımızda koliler, aç biilaç dönüyorduk.

Öyle 'zil' zamanlardı ki gizlice büroda sabahlıyorduk. Geceleyin kaloriferler sönüyor, kilitli han binasında sabaha kadar kıkırdıyorduk. Odacıya yazdırdığımız hesap dağ olmuş, yarım ekmek tosttan başka bir şey görmeyen sindirim sistemimiz dumura uğramıştı.

O sırada halimize acıyan gazeteci bir arkadaş bir teklifle geldi. Gölge Adam diye haftalık bir gazete gençlik ve kültür sayfası yapacak birini arıyordu. Yalnız önce, örnek bir sayfa istiyorlardı. Hemen o gün 'kes-yapıştır' şeklinde, büyücek bir ambalaj kâğıdına bir gazete sayfası hazırladım.

Bilgisayar o yıllarda Merihliler tarafından kullanılıyordu, bizde kırık bir daktilo vardı. Deneme sayfasını arkadaşa teslim ettik. Beklemeye başladık.

Ertesi gün haber geldi. Yaptığımız sayfa beğenilmiş, yayın yönetmeni beni görmek istemişti.

Palas pandıras Sultanahmet'e doğru koştum. Zaten yakın bir yerdeki gazeteden içeri girdiğim anda ürktüm! Karşıma daracık bir odada pısmış 15, 20 kişi çıkmıştı. Sapsarı suratları ve korkmuş gözleriyle üst üste istiflenmiş genç insanlar, tozlu masalarda büyük bir derbederlik içindeydiler. Biraz önce dayak yemiş gibiydiler.

Sonra başka bir kapıda güzelce bir kız belirdi ve zatımı ışıklı bir odaya aldı. Bu kez uzay tamamen değişmişti!

Lüks kabul edilen klimalarla serinletilmiş masanın üstünde koca bir meyve tabağı ve yeni mobilyalar şıktı. Bodybuilding çalışanlara ya da yeni cilt bakımı yaptıranlara has duruşuyla bir adam, kocaman ceket mendiliyle beni şöyle bir süzdü. Uzun saçlarıma, sakalıma baktı. Hippi ama temiz pak kıyafetlerimi gözden geçirdi. "Buyurun" dedi, "Ben Ertuğrul Akbay!"

Yazılarımı pek beğenmişti. Eğer her gün gelirsem iyi ücret verecekti. Simavi tarafından o yılların ünlü dergisi Oğuz Aral'ın Gırgır'ına el konmuştu. Onu söyledi. "Gırgır'a da yazarsın!"

O an aklıma içinden geçtiğim o 'toplama kampı oda' geldi. Bizim han odası, oranın yanında beş yıldızlı saraydı.

"Ben" dedim, "Dışardan şey etsem, kültür..."

Lafımı kesti. Uzun uzun kendinden söz etti, sorular sordu. Ardından artık gözüne kestirmiş olmalı ki eğildi ve bir sır verircesine "Bak" dedi, "Senin daktilon kuvvetli, ben anlarım, eğer benim köşe yazılarını da yazarsan, paraya doyarsın."

Adam direkt 'Ghost Writer' yani 'Hayalet Yazarlık' teklif ediyordu. İçimdeki koşarak kaçma isteği ayağa kalkmıştı! Kem küm edip çıktım.

Gölge Adam gazetesi bir magazin gazetesiydi. Birtakım gazeteciler o yıllarda böyle yayınlar yapıp millete özel hayatlarından vuruyor, reklam falan alıyorlardı. Bel altı vuruşlar ve gizli şantajlar revaçtaydı. Akbay'a Simavi'nin sopası olarak bakılıyordu.

Neyse hikâyenin sonunda iki adet gençlik ve kültür sayfası yaptım ve paramı alıp bir daha da o binaya uğramadım...

 

***

Giden hafta Fehmi Koru ile 15 Temmuz'un gizli failleri babında foyası akan Sözcü gazetesi arasındaki yüz kızartıcı kavgaya baktım da, geçen onca yıla karşı hiç bir şeyin değişmediğini gördüm.

FETÖ'nün faşist şirretliği filan işte bu eski basın geleneklerinden, 80-90'ların medya ahlakından geliyor ve oradan hayatımıza sirayet ediyordu.

Üstümüzü başımızı silkelemeliydik...