• 20.08.2017 00:00

 Leylekler de gitti. Her yaz sonu yüreğimizi tanımsız bir efkâr basar. İçi içine sığmaz insanın. Ensemizde bir acele. Ellerimizde zamansız öten bülbüller...

İnce bir hanım 'nde, kendinden bilge, "Sen dünyadan kaçarsan o sana daha çok gelir" diyor. "Dengeyi bul!"
Türbanına bakıyorum. Küçük bir sarık. Osmanlı usulü mü desem, Selçuki mi, yoksa Horasan mı?
En güzeli Horasan. Oradan geliyor ruhumuzun membaı çünkü. Oradan esen rüzgârın bereketi bu topraklar, bu ülke...
İstanbullu bir ermiş gibi inliyor kalbimizin ince telleri: Çokta tek, tekte çok. Vahdette kesret, kesrette vahdet.

***

Geçenlerde iki video seyrettim. İlkinde, aklı taşmış bir şahsiyet şöyle konuşuyordu:
"Kur'an Mercedes'inin 1. vitesi var eveeet, 2. vitesi var eveeet..." Bu hitabet mucizesi böyle 5. vitese kadar devam ediyor. Oradan 5, 4, 3 diye geri geri gidiyordu. Nihayet vaiz "ammaaa" diyor, "bizde geri vites yok!"
Allah taksiratımı affetsin, gençliğimde çok izlediğim Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesindeki "Aynştaynlardan" birine benzetiyorum arkadaşı. Demek dışarı çıkmış ya da meşguliyetle tedavi.
Diğer videoda İlber Hoca, 'i anlatıyor. Devrinin en büyük entelektüelidir, yedi dil bilirdi, diyor. İlyada'yı Yunancasından okurdu... Tam bu esnada  elini bir durum komedisi, bir 'Batıcıl' korunma refleksiyle cebine sokuyor: "Hım Fatih batıya açıkmış demek ki!"
İlber Bey, neyse ki kendini tutuyor: Ne batısı diyor, senin algın almaz diyor. Batı mı var o sırada allame (!) demiyor...

***

Neyse ben size Horasani hanımı anlatıyordum. Rüzgârda salınıp duran bir buğdaydı sanki. Yeni bir demokrasi gibi gülümsüyordu.
Galata Köprüsü'nde akşam oluyordu. ler, o uzun bacaklılar, bizim esmer çocukların getirdiği yemekleri yiyor, içkileri içiyorlardı. Keyifleri yerindeydi. Ülkelerine dönecekler ve "yanlış biliyorsunuz Türkiye özgür ve güzel bir ülke" diyecekler ama sesleri medya çöplüğünde kaybolacaktı, biliyordum.
Edep dışı konuşmayı modernlik sanan kadınlar ise buralarda yine tek kelime Kur'an bilmeyen evlatlar yetiştireceklerdi. İslamofobik mi olacaklar, ecnebi istihbarat şirketlerinde yeni kadrolar mı açılacaktı, henüz kestirilemezdi.
Batı yekpare bir kötülük değildi, orada da iyi insanlar vardı. Ama bütün makul temennilerimiz boşa çıkıyordu. Türk 2. sınıf bir varlıktı onlar için. Ancak hizmet ederse ve şiş köfte-boğaz-rakı-balık bir de 'belly dancer' ise sevimliydi: "Seni barbar şey!"
Yanağımızdan makas alıyorlardı...
Yoksa böyle ayağa kalkmalar, kendini savunmalar, darbeleri yenmeler filan. Saniyede düdüklü tencere gibi bağırıyorlardı:
"Diktatör!" Geçenlerde Gezi olaylarından sonra "Ben burada yaşamam abicim" şeklinde Evropaya gitmiş iki insanla aynı masada oturdum.
"Aman abi" dediler " ne demokrasisi ya, demokrasi de hayat da burada. Bitmiş oralar..." Böyle dediler, gelip ülkenin toprağına yapışıp öpmüşlerdi.
Böyle şeyler de olmaktaydı. Salaklık baki kalmıyor, izan ölmüyordu...
Bir de Anadolu anaydı. Kınalı elleriyle her hatamızdan sonra bize sarılıp kucaklayan.
Vefa'dan bir veli, Ebul Vefa fısıldıyordu arada: Bir tövbe estağfurullah ne güzel bir yankı olur kalbi olana.

***

Sonra sussak otursak diyorum bir deniz kıyısına. Ortasından deniz geçen şu şehre baksak. Her şeyi bilmesek, edep ya resul Allah diye bir laf çıksa ağzımızdan. Hiç âlemi yokken sana bir demet lale alsam. "Eksikler var, fakat güzel bi' ülke bu ülke be kardeşim" diye şen bir kahkaha atsak.
Kahkahamız martılara karışsa. Birbirimizi anlasak.
O kayıp lisanı nerede kaybetmişsek orada bulsak.
Aynı gemide bir ufka birlikte baksak...