• 30.09.2018 00:00

 Bir Cuma vakti adamın biri camiye girer.  vaaz vermektedir. Adam oturmaz, şöyle bir dolanır içerde. Caminin bir orasına, bir burasına afal bakışlar atar ve ani bir hareketle çıkar gider.

Az sonra na bağlanmış odunlarla döner gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.
Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vesaire derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan. Nihayet biter namaz, biter bitmesine de her kafadan bir ses çıkmakta, millet adama söylenmektedir.  kadar ulaşır topluluktaki tartışmalar. İmam şefkatle yaklaşır şahsın yanına, omzundan tutar:
"Oğlum böyle namaz olur mu? Sırtında odunlarla ne bu hâl, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak! Bir dahaki namaza yüksüz gel" der.
Bunu duyan 'Oduncu' adam, melül mahzun olur. Mahcup bir edayla sorar:
"Âdetiniz böyle değil mi hocam?"
"Ne âdeti?" diye şaşırır Hoca.
Cemaat da toplanmış, olayı izlemektedir, ' bu yahu!' diye homurtular yükselir.
Der ki 'Meczup' denen o kişi:
"Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım. Gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki burada âdet böyledir. Ben de şu odunları yüklendim geldim işte. Bana kızma, kızacaksan herkese kız!"
Hoca şaşırır: "Benim sırtımda da mı var?"
"Evet" der adam, "Hepinizin sırtı yüklü!"
Etraftakilerde ' işte bu!" şeklinde gülüşmeler çoktan başlamıştır.
'Meczup' artık dayanamaz, heyecanla fırlar ve tek tek insanları işaret ederek, çocukça bir heyecanla bağırır:
"Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı. Bunda ağzına kadar altınla dolu bir testi, şunda koskoca bir kazan, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, ötekinde de yaşlı annesi vardı!"
Sonra başını sallar ve bezginlikle, "Boş yok, boş yok, hiç boş yok" diye sayıklar.
Herkes donmuş kalmıştır.
Çünkü adamın dedikleri doğrudur! Kimi doğacak çocuğunu düşlüyordur, kimi bahçesindeki meyve ağacını. Biri biriktirdiği altınları, diğeri lokantasını. Biri açtır aklında tavuk, öteki sevdiği kadınla meşgul. Bir diğeri bakıma muhtaç annesini huzur evine yatırıp yatırmamayı kurmakta...
Hoca artık bu tuhaf adama başka bir gözle bakmaktadır. Dayanamaz, "Peki söyle bakalım benim sırtımda ne vardı?"
Gizemli kişi, 'Meczup' denen, 'Deli' denen adam gülümser: "Zaten en çok da sana şaştım be hoca. Sırtında kocaman bir inşaat vardı!"
Meğerse hoca bir ev yaptırıyormuş, kapı pencereyi düşünüp dururmuş...

***

Hikâye böyle. Birazını da biz uydurduk. Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı izlersek, "Harabat ehlini hor görme sakın, defineye malik viraneler var" diyebiliriz Virane görünen, 'deli' görünen veli çıkabiliyor yani! Bize hakikat bazen o kanaldan söylenebiliyor.
Sırtımızdaki nefsi, 'bencili' biliyor, onu yere indirmekten bahsediyor bu hikâyeler.
Kısası; arada yükü şöyle bir kenara koymakta sıhhat var. Çünkü bir 'gören' oluyor...