• 30.12.2018 00:00

 Toplumsal şizofreni, çoklu kişilik bozukluğu, kimliksizlik, bireyin yarılması ya da profanlaşma kavramlarını ne çok duyuyoruz, farkında mısınız?

Terapistlerin odalarını dolduran 'bipolar' dertten mustarip insanların -daha çok kadınların- sayısının bir izdiham kesp ettiğiyse aşikâr.
Profanlaşma; destek noktalarını, din veya ahlâkını, kutsallarını yitirmek demek. Biz buna lâkaytlaşma desek ziyanı olmaz.
Bireyimizin bu dağılışı, resmi Batılılaşma projelerinin tahribatı kadar, Muhammedî İrfanın yenileştirici enerjisinden mahrum oluşumuzun da bir sonucu.
Fakat irfanın olmazsa olmazı hür tefekkürün önünde, gözüne kan oturmuş adamlar var!
Hâlâ cemaat ve tarikat maskesi takmış bazı kişiler beğenmedikleri âlimlerin linç edilmesinden yanalar. Tıpkı 17. Yüzyılın bağnaz, selefi Kadızadelileri gibi. Hacı Bayram-ı Veli'nin yetiştirdiği Melami bilgelerin derilerini soydurtanlar gibi. Farklı fikir serdeden bir ilahiyatçı yazar için sosyal medyada 'katli vaciptir' diyebilme cüretini gösterebiliyorlar.
Bazı meseleleri yeniden tartışmak gerekiyor...
Yeni Muhafazakârlar hem bu semptomlara, hem de Özel Harp Dairesi adı altındaki Gladyoya çalıştığı iddia edilen Gülen ve Eygi meselesine, illa ki "hepimiz kullanıldık" diyen Dilipak'ın, "içinde olduğumuz komünizmle mücadele dernekleri neydi peki?" sorusuna ihtiram göstermeliler.
Hakaret hürriyeti demiyorum -troller yerinde otursunfikir hürriyeti temel hürriyet olmadan kimseye kalben huzur yok.

***

Kişilik parçalanması, şahsiyet dağılması için tarihe bakmalı mı, bakmalı. Mesela 'le,  arasındaki çelişkiye. Şeyh Galip büyük fotoğrafta insanı kâmile, tamamlanmış insana konuşurken, Namık Kemal siyasal düzleme konuşur. Birinin hedefi başı bulutlara değen eşref-i mahlûkat tahayyülü iken, diğerinin gayreti sokaklaradır. Aralarındaki fark boyut farkıdır.
Siyaset ile dünyayı kavrayanla, ilahi kudretin nefesinden müteşekkil bir varlıktan, o zaviyeden bakan aynı olamaz.
Galip, bugün yeniden ele almamız gerek hikmetleri üstümüze saçabilmiştir.
O yüzden Galip çağlarla konuşur, Namık Kemal yaşadığı yıllarla.
Temel meseleler üstüne düşünenler böyledir. Aynı Robinson Crusoe ile Cuma gibi ya da o romanı belirleyen İbn Sina ve İbn Tufeyl'in Hayy bin Yaksan'ı gibi.
Tufeyl, Hayy bin Yaksan'da 'Hudayinabit' bir insanı anlatır. Defoe, Robinson 'da Cuma'yı aynı kategoride çizmiştir. Fakat Hudayinabit adayı yüksüz terk ederken, Robinson adanın tapusunu üstünde taşır.
Doğu ile Batının, erdemliyle ecnebinin ayrımı budur.
Günün insanı tapusuz hareket etmez. Dolayısıyla erdem peşindeki Hudayinabiti küçük görür, beğenmez.
Hudayinabit nedir derseniz, kaba sözlük anlamını verebilirim: "Kendiliğinden yetişen bitki. Eğitim görmemiş, kendi kendini yetiştirmiş kimse."
Mealen biz buna 'Allah'ın adamı' veya 'doğal insan' diyebiliriz. Doğal insan dağılmayan, bölünmeyen bütün insandır.
Bunalımların kapısında beklemez, mala mülke, şana şöhrete tapmaz. Zaten niye tapıldığını da anlamaz. Bir tanrısı vardır, bir de şu yalan dünyada hakkını vereceği macerası...