• 25.03.2019 00:00

 Yabancı yazarların özellikle Batı'ya yerleşmiş tarihçilerin kitaplarına bakmak, insanın bazen açılarını değiştiriyor. İyi de oluyor, çünkü son 5-10 yıldır millet olarak sürekli aksiyondayız!

Darbe girişimleri, uçak krizi, kumpaslar, siber ataklar, finansal saldırılar, üstünde uzun süredir çalışıldığı belli olan tuzaklar...
Her 'Pasif Savaş Girişimini' bertaraf edip bilinen en demokratik yoldan, 'özgür seçimlerle' buna karşı çıkıyoruz. Seçimler, seçimleri izliyor ve sosyal beden yoruluyor.
 derlenip toplanışıyla, hepimiz biliyoruz, Hegomonları rahatsız etti. Onlar planlarına devam ederken, hızlı ve dinamik bir sisteme geçtik, yaşatmaya ve geliştirmeye çalışıyoruz.
Devlet bir inşa sürecinde, reformlar hazırlanıyor. 'yü sırtımızdan attığımız an, güvenlik güçlerinin terör konusunda başarı grafiği yükseliyor.
Sınırlarımızdaki güvenli bölgeye sahip olduğumuzda ülke siyasetinde daha mutedil bir havanın eseceğini ummak gerçekçi.
Fakat darbesever ruhların, ajan karakterlilerin, bu çok sesli silkinişe ölümüne kin duyanların homurdanmaları hâlâ duyulmakta. Ondandır işimize devam ediyoruz. Devam eden bir yaşam mücadelesidir. Beka sorunu budur!
Fakat heyecanlı direniş ve coşkulu diriliş hâli; zaman zaman ülkemizin neyi temsil ettiğine, kalkan toz bulutunun sebebine, büyük fotoğraftan bakmamızı engelliyor.
İslam'ın Bakış Açısından Dünya Tarihi'ni yazan Tamim Ensari'nin bakışı bence mühim. Tabii, tarihi başka bir perspektiften okumaya çalışan Amerikalı akademisyenin, kitabını Batı insanına yazdığını, Batılı okuyucu arasında 'Bestseller' olduğunu unutmamalıyız.
Ondandır sürçmeleri mâkul karşılamalı. Gazi-dervişlerimize 'Şövalye', sultanlara, hanlara 'Kral' filan demesi bildik sallanmalar. Fakat bu kitap, nereden gelip nereye gittiğimize dair ipuçlarını da vermekte.
Serbest özetliyorum:
1600 yılında bir yolcu  üstünden 'a geçebilir. Hindikuş dağlarından 'a ulaşabilir, Mezopotamya, Anadolu, Balkanlar, , Arabistan ve Fas'a kadar uzanabilirdi.
(Bu birkaç yıl öncesinde yol 'yı da kapsayabilirdi.)
Yolcu kendini hep  bulacaktı. Babür Sultanlığı, Safeviler ve Muhteşem Osmanlı adındaki üç imparatorluğun yönetimi Türklerin ve Türk ailelerin elindeydi!
Her yerde ezan duyulmakta, her toplum ulemaya ve Sufi tarikatlara sahipti. Kamusal alanda ise Müslüman bilgelerin nasihatleri geçerliydi. Her şehrin merkezinde bir çarşıya ve bir büyük camiye rastlayacaktı.
Bu bahsettiğimiz yolcu İbrahim peygamberden başlayarak peygamberleri ve halifeleri bilen insanlarla karşılaşacak, İslam tarihini tartışanlara tanık olacaktı.
Kültür ortaktı.
Aradaki fark,  ile  arasındaki farktan ibaretti.
Chicago Üniversitesi'nin ünlü tarihçisi Hodgston'u dinlersek:
"16. yüzyılda Mars'tan gelen bir ziyaretçi şöyle diyebilirdi: İnsanların dünyası Müslüman olmuş ya da olmakta!"

***

Peki biz buradan bugüne ne söyleyebiliriz?
'Medeniyet' fikrini reddeden Vahabi-Selefi taassubunu bir kenara koyarsak; İslam Medeniyetinin farklılıklarına değil ortak noktalarına gözümüzü dikmeliyiz.
Biraz rahatımız kaçabilir ama dersimiz budur...