• 28.04.2019 00:00

 Burnum kırıktır benim, fotoğrafa dikkatli bakan anlar...

'Sur içi' denen şeyin, şehrin o zamanki göbeğinin ortasından, İstanbul'un ücra varoşlarına gelmiştim.
Anam babam orada ev yapmışlardı. İlkokul 4.cü sınıftaydım.
İlk ağızda sanki cennetti! Dereler, mısır tarlaları, terk edilmiş gizemli çiftlik, gürül gürül koca bir çeşme. Çam koruları, söğütler, sümbüller. Havalanan rengârenk güvercinler. Çayırda dolaşan atlar.
Arsalar sanırım ucuzdu. Nasıl ucuz olmasın, yol yok, iz yoktu. Bir apartman çocuğu olarak benim umurumda değildi bunlar. Her yer mis gibi çayır, her taraf futbol sahasıydı! Akşama kadar koşturup durdum. Yüzüme renk gelmişti.
Her dünya cenneti gibi bunun da tabii bir sonu vardı...

***

Anadolu'dan müthiş bir göç başlamış, suskun köylerden bir nüfus akın etmiş, derme çatma evler yapılmış, ağaçlar kesilmiş, çeşmenin suyu kirlenmiş, dereden kolera akmıştı.
Gelenlerden biri de benim yaşımdaki Mehmet Açmaz'dı.
Ailesi içe kapanık insanlardı. Babası Mehmet'i bahçede hortumla döver, yer gök utanırdı.
Fakat çocuk, çok geçmedi kafayı bana taktı!
Pazar günleri kardeşimle minibüse binip Bakırköy'e, sinemaya gidiyor, temiz pak giyinmeye çalışıyorduk.
Mehmet Açmaz önce kıyafetlerimize bulaştı. Ağır lakaplarla ardımızdan bağırıyordu.
Ben, 'lütfen' filan diye konuşan bir çocuktum. "Karı gibi la bu!" diyor, herkesi kışkırtıyor, arkadaş çevremi boşaltıyor, yalnızlaştırıyordu.
Sonra işi daha da azıttı. Mahalleye yeni bir aile gelmişti. Nevzat onların oğullarıydı. Bizim çevreye katılmış, arkadaş olmuştuk. Açmaz bu kez, Aleviler hakkında ağza alınmayacak laflar etmeye, etrafa da ettirmeye başladı.
Nevzat, bu şiddetten çekinip eve kapandı...
Anneannem, Geylani Kadını, oturduğu apartman yıkılıp otel yapılınca bahçedeki müştemilata taşınmıştı. Akşamüstleri duvarla çevrili bahçemize çıkar, oturur güneşlenirdi.
Mehmet Açmaz, "Kocakarı açık saçla dışarı çıkıyor, Müslüman değil Ermeni bunlar!" diye konuşuyordu.
Bardak taşmıştı. Sonunda Açmaz'ı yakaladım, tokat içinde bıraktım! Güldü. "Acımadı ki, kız gibi vuruyorsun!"
Bir hafta sonra bu kez altıma alıp yumruk içinde bıraktım. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Acıdım, durdum. O yine gülüyordu!
Hayat, bir cehenneme dönmüştü. Kitap okuyor, kompozisyon yazıyor, sporu ve papatyalar arasına yatıp bulutları seyretmeyi seviyordum. Nasıl def edecektim bu belâyı? Hediye vermek filan da vız gelmişti herife.
Bir gün yine küfür etti. Gittim, karşısına dikildim: Vur dedim lan, vur! Vurmaya çalıştı ama bücür boyuyla yetişemiyordu. Eğildim!
Vurdu, vurdu, vurdu... Yüzüm, gözüm kan içinde kaldı. O ter içinde, soluk soluğa, yorulana kadar vurdu.
Ancak o zaman durdu...
Burnum kırılmış, eğilmişti.
Daha sonra peşimi bıraktı. Belki de korkmuştu, bilemiyorum. Hayatın rüzgarları esmiş delikanlı olmuştuk. Duydum ki karanlık işlere girmiş, cinayet işlemiş, hapse düşmüş. İzini kaybettim...
Bugün geriye, çocukluğuma baktığımda beni: Kendi 'sırrına' cahil kalmış olanların ve dayak yemekten ar damarı çatlamış ihtimamsız çocukların efkârı kaplar.
Ne zaman toplumsal uçurumları düşünsem, ne zaman işin başı aklıma gelse:
İçim kanar, burnum sızlar...