• 16.08.2020 00:00
  • (568)

  İnsan nedir, diye pek çok kez sorulmuştur tarihte.

Yokluktan gelen yokluğa giden bir yolcudur fikrimce...
Bir tarafı hayvandır, bir tarafı melek. Hayvani tarafımızda aç gözlülük vardır, doymak bilmezlik vardır, bedenimizde maymunsu bir ihtiras haldır haldır dolanır. Mal mülk makam mevki yetmez bize. Ev araba sevdiğimizden tüten sevgi kesmez bizi. Hep daha çok şey isteriz.
Dünyaya tapmak böyle bir şeydir. O tapıcıların gözlerinden azgın boğalar bakar. Ve kurnazlığı meziyet sananların ağzından trak diye aşağılamalar kaçar.
Selam vermeye üşenenler, 'gülmezoğulları', afrasından tafrasından yanına yaklaşılamayanlar, parmak sallayıcılar filan bu tarikattandır.
Bilmezler, yazıktır, bataklıkta çamur içinde yuvarlanırlar. Ne ki, fazla yaklaşırsan sana da sıçratırlar.
Ondandır, aman der bizim bilgeler, gittiğin yola, yanındakine dikkatle bak!
"Kimdir bu pinti kocakarı, küçük zevksiz ikiyüzlü.
Soğanlar gibi kabuk üstüne kabuk, kokan sıska bir sarımsak..."

***

İnsan aynı zamanda meleklerin izini taşır.
Yoksulların, açların, terk edilmişlerin peşinde koşan, onların yaralarını saranların varlığı başka türlü anlatılamaz. Dürüst insanların, 'naif bu ya!' diye alay edilen narin kalplerin, sadıkların ve delikanlı ruhların esbabı mucibesi budur...
Kimin melek olduğu ise zahiren, şeklen anlaşılmaz.
Yoksa, sur dibinde mangal yapanların, ordan kalkıp darbe tanklarının önüne yatmasını hiçbir fıkıh açıklayamaz...
Hayata sadece hukuk kafasıyla bakanların sözündeki çiğlik, her şeyin pratik akıl ile çözüleceğini söyleyenlerde sırıtan kuru sıkı haller, Batıdan gelmeyen fikirlere burun kıvıran aval turist modernliği hep aynı yemeğin soslarıdır.
Oysa yemek kokmuş, bozulmuştur. Yiyende bağırsak enfeksiyonu hâsıl olur. Mide spazmı geçiren bünyelerde ise ilim irfan yer etmez ve etmemiştir.
Kim bilir belki de ondan, zamanımızda ilaç niyetine bir Cemil Meriç, bir Kemal Tahir ortaya çıkıp gönlümüzü neşelendirememiştir...

***

Şunu da eklemelidir: İnsan bu dünyada gül bahçesi düşlerse gül ile takdir olunur.
Hırs küpüne düşmüşse, balçığa bulanır. Eşekle yarışan eşekle, yılanla sinsileşen zehirle uyanır...
İnsan ömrü hayatı boyunca iyi ile kötü arasında sersem sepelek gider gelir. Bazı yaşamlar acı verir, bazıları yalan olur. Bundan dolayı sanırım finalde tekâmül durur, kişi 'kuyruk' sahibi olur!
Bazılarının övündükleri ve birbirine gösterdikleri o görkemli 'kuyrukların' nedeni budur...
Bu anlatılanda hepimizden bir parça vardır.
Çünkü insanın çağımızda ve her çağda kafası karışıktır.
Eski hikayedir: Adamın birisi 'eşek kovalayanlardan' korkar, kendini eşek sanmaktadır, kaçar bir eve sığınır. Ev sahibi ona eşek olmadığını bilakis 'İsa' mertebesinde olduğunu, makamının ahır değil dördüncü kat gökyüzü olduğunu anlatır ama nafile. O mütemadiyen kuyruğunu aramaktadır...

***

Fakat illa ki Âdemoğlu çamura düşse de sonuçta kendi menşeine döner.
Gün gelir ansızın bir ses duyar: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?..." Bu ister önümüze çıkan bir âyet, ister peygamberlerin evliyaların sözü, ister tasavvuf ehlinin zikri veya kıymetini sonradan hissedebileceğimiz bir işaret olsun. O kişidir ki antenleri açıksa kim olduğunu idrak edip 'evet' der, saniyede aslına döner...
Bu söylediklerim çok yüksek şeyler değildir.
Pek çok insan hayatında bunları bizzat yaşar.
Ağzımızdan çıkanlar ile bize geri dönenler bittabi benzer şeylerdir...

 

***

Eşeğe geri dönersek...
Meleğin nuru ile nurlansın, değişsin diye kuyruğuna kanat bağlanmıştır. Tamam da eşek bunu fark etmemiştir ve de edemez.
İnsan, Allah'ın nefesidir ve bu anlamda görünmez kanatlara sahiptir.
Evet ama havalanabilmesi için kendi kadrini kıymetini fark etmesi gerekir...