Geçtiğimiz iki haftada ABD yönetimi dünyanın iki ayrı bölgesine ilişkin iki ayrı açıklama yaptı. Açıklamalar dünyanın iki ayrı bölgesine ilişkindi ama ortak paydaları, bundan sonra ABD'nin askeri gücünün dünyada nasıl dağılacağının işaretini vermesiydi.

İlk açıklamayı Başkan Barack Obama West Point Askeri Akademisi'nde yaptığı bir konuşmada yaptı. Buna göre, ABD Afganistan'da bulundurduğu askeri gücü bu yılın sonunda 9800'e düşürecek. 2016 yılı sonunda da Afganistan'da Amerikan askeri kalmayacak.

İkinci açıklamayı ise birkaç gün sonra, yine Obama, Polonya'da “Özgürlük Günü” kutlamalarına katılmaya gittiğinde yaptı. ABD Başkanı, ülkesinin Doğu Avrupa'daki askeri varlığını güçlendirmek için 1 milyar dolar ayırdığını duyurdu. Yeni politikayı anlatırken de Obama, “özgür uluslarımız gelecekteki Rus kışkırtmalarına birlikte karşı koyacak ve bu Rusya'ya sadece daha fazla izolasyon ve masraf getirecek. 20. yüzyılın karanlık taktiklerinin 21. yüzyılı tanımlamasına izin vermeyi reddediyoruz” dedi.

ABD'nin planlarının duyurulmasından hemen sonra NATO'dan ve çeşitli Batı ülkelerinden birbirine benzeyen başka açıklamalar geldi. Bunları da, ABD'nin planlarının önceden tüm Batı ülkeleriyle koordine edildiği ve bu planların sadece ABD'nin değil, tüm Batı dünyasının planları olduğunu söyleyerek özetleyebiliriz.

Nitekim önceki gün de Almanya, daha önce uzun süre Afganistan'da bırakmayı planladığı askerlerini 2016 sonunda çekmeye karar verdiğini bildirdi. Diğer ülkelerinde benzer kararlar alacağına kuşku yok.

Öte yandan da NATO, ABD'nin Doğu Avrupa'daki varlığını güçlendirme kararını iyi bulduğunu vurguladı.

İki hafta içinde meydana gelen bütün bu hareketlenme sadece bir olguya işaret ediyor ve bu olgu çok rahatsızlık verici:

Dünya koşar adım yeni bir soğuk savaşa yol alıyor.

Kırım krizinin ilk günlerinde de yazmıştım. Yeni soğuk savaş uzun süredir yükseliyor. Bu soğuk savaşın başlangıcını eski ABD Başkanı George Bush'un iktidar dönemine kadar geri götürmek mümkün.

Bush önce, bildiğimiz ilk soğuk savaş sırasında gerginliklerin tırmanmasını önleme amacıyla 1972 yılında imzalanan Anti-Balistik Füze Sistemlerini Sınırlandırma Anlaşması'ndan 2002 yılında tek taraflı olarak çekildi. 2007 yılında ise Kuzey Kore ve İran'ın nükleer silah geliştirme çabalarını bahane ederek, yeni bir “Füze Kalkanı Projesi” ortaya attı.

Rusya bu projeye daha ilk günlerden beri ciddi tepkiler veriyor. Moskova, Batı dünyasına ve en başta da Washington'a bu konularda hiç güven duymuyor.

Bu tepkiler nedeniyle Barack Obama “Füze Kalkanı Projesi”nde bazı değişiklikler yaptı. Ama bu değişiklikler de, Rusya'nın Yugoslavya iç savaşı yıllarından beri duyduğu endişelerini azaltmıyor.

Geçtiğimiz yüzyıldan miras kalan iki blok arasındaki gerginlikler Gürcistan, Suriye ve son olarak da Ukrayna'da yaşanan çeşitli krizlerle tırmandıkça tırmandı ve bugüne geldi. Rusya'nın Kırım'ı tartışmalı bir referandum ve biraz da aba altından sopa göstererek kendisine bağlamasından sonra krizin nitelik değiştirdiği anlaşılıyor.

Artık ABD ve Batılı müttefikleri (Türkiye de karşı çıkmayarak, bu ittifakın hâlâ parçası olduğunu ortaya koyuyor) açıkça NATO'yu ve AB'yi eski Sovyetler Birliği topraklarına genişletmekten söz etmeye başladı. Söylenenlere inanacak olursak Ukrayna, Moldavya ve Gürcistan yakında NATO üyesi olacak. Özellikle savunma alanında bu tür planlar tamamen politik çıkarlar temelinde alındığından bunun kısa sürede gerçek olmasını beklemek de çok yanıltıcı olmaz.

Yani “Rus kışkırtmalarından” söz eden, “20. yüzyılın taktiklerine 21. yüzyılda izin vermeyeceğinden” dem vuran Batı, Rusya'yı taa 19. yüzyılda kaldığını sandığımız taktiklerle kuşatmaya girişiyor. Rusya'nın kışkırtma yaptığı kuşkusuz. Ama Batı da daha masum değil.

Son günlerin bu aktivizminin sonuçları hepimizin yaşamını etkileyecek. Fakat en başta etkilenecek olanlar adı geçen hamlelerin yapılacağı ve onların çevresindeki ülkeler olacak.

Bu çerçevede ilk olarak Kazakistan ve diğer Orta Asya cumhuriyetlerinden söz etmek gerek. ABD'nin Doğu Avrupa'da askeri varlığını güçlendirme kararını açıkladığı gün konuştuğum bir Kazak yetkilisi, “bizi çok korkutuyor bu gelişmeler, zor durumda kalıyoruz” dedi ve ekledi: “Rusya'yla 6 bin kilometre sınırımız var. Moskova'yla iyi geçinmek zorundayız.”

Kazakistan ile Sovyetler Birliği'nin eski cumhuriyetleri ve Rusya'nın bugünkü komşuları olan diğer Orta Asya ülkeleri bir yandan Rusya'ya ekonomik konularda ve sık sık da güvenlik politikası bakımından hâlâ bağımlı olmanın, diğer yandan da hem Çin'e komşu olmanın, hem de Batı'nın süratle bölgeden elini ayağını çekmesinin sıkıntısını yaşıyor.

Kazakistan'ın başkenti Astana'da bir süre önce bir Rus askeri uzmanı, “Batı bizi kuşatmaya devam ederse tepkilerimiz, ister istemez, onların adımlarıyla aynı düzeyde olacak” diyordu. Bu uzmana göre, Ukrayna krizinin, Batı yanlısı grupların şiddet kullanarak ülkedeki yönetimi tamamen ele geçirdiği geceden beri Moskova bu konuda kararını vermiş durumda.

Bu durumda iki blokun fiziki olarak kesiştiği noktalarda yaşanacakları hesap etmek hiç de güç değil.

Bu gelişmelerin Afganistan ve Orta Doğu'ya yapacağı etki de önemli. Çünkü Afganistan sorunu, ilk soğuk savaşın bitiminden itibaren dünya ekonomisinde giderek daha önemli bir yere sahip olan Güney Asya'yı çok yakından ilgilendiriyor, dolayısıyla da bütün dünyayı.

Orada kısa sürede yabancı asker kalmamasının en önemli etkisi, ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duracak hali olmayan Afganistan'ın başka etkilere açık hale gelmesi olacak. Belki Taliban geri dönemeyecek ama komşuların kendi aralarındaki kavgaları yine orada çözmeye çalışması gündeme gelebilir. Daha da tehlikelisi, her biri nükleer silah sahibi olan Rusya, Çin ve Hindistan'ın Asya'nın göbeğinde birdenbire doğacak boşluğu doldurmak için itiş-kakış içine girmesi olur.

Orta Doğu ise, malûm, hâlâ dünyanın enerji deposu. Kimbilir, belki de Batı'nın Mısır ve Suriye'de “istikrar” anlamına gelecek rejimlere ciddi bir tepki göstermemesi ve hatta işbirliği yollarını açık tutmaya çalışması, Türkiye'deki yaygın ve pompalanan inancın aksine, o ülkelerin Müslüman olmasından çok, yeniden hortlayan soğuk savaş ile de açıklanabilir.

Hızla rüzgârına kapıldığımız bu yeni soğuk savaş fırtınasının asıl tehlikesi ise, ilk soğuk savaştaki gibi dengelerin kurulmasının çok zor olması. Çünkü bu soğuk savaş ideolojiden tamamen arınmış bir soğuk savaş ve tarafların hepsi, 19. yüzyılın sonundaki “klâsik emperyalizm”in izlerini taşıyor. Bir yanda anglo-sakson ve Avrupa emperyalizmleri, diğer yanda Rus emperyalizmi. Bunlara yeni katılan Çin, Hindistan, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri ve bu ülkelerin çatışmacı siyasi kültürleri de gözönüne alınca, ortaya çıkan tablo oldukça karanlık ve ürkütücü.

  • Abone ol