Afgan seçmenleri yeni devlet başkanlarını seçmek için ikinci turda da oy kullandı ve ciddi bir güvenlik sıkıntısı yaşanmadı. Bunun arkasında yatan, insanların artık savaştan tamamen bıkmış olması. Bu bıkkınlık, Taliban'a teslim olmak anlamına gelecek, “onların taleplerini karşılayalım da, bu savaş artık bitsin” tavrına yol açmıyor. Aksine, “Taliban savaşa devam edecekse etsin, ama biz bundan sonra kendi işimize bakacağız” düşüncesi yaygınlaşıyor.

Afganların bu tavrı koyabilmesinin ardında ise, bugüne kadar başta Batı ülkeleri olmak üzere 42 ülkenin askerlerinin Afgan ordusunu desteklemesiydi. Bu ordu ve diğer güvenlik kuvvetleri, uluslararası toplumun silah yardımı ve maddi destek devam ettiği sürece Taliban'a karşı koyabileceğini kanıtlamış durumda.

Fakat iki sıcak gelişme Afganistan'da da endişeyle izleniyor.

Birincisi, geçen hafta da belirttiğim gibi, yeni bir soğuk savaşın adım adım yükselmesiyle ABD'nin 2016 yılı sonunda Afganistan'daki askeri varlığını da sonlandırmaya karar vermesi. Washington ne kadar aksini iddia etse de, bütün dünya verilen mesajı, “ABD 2016 yılından itibaren bu bölgeden elini eteğini çekecek” şeklinde anlıyor ve planlarını ona göre yapıyor.

Kısa süre öncesine kadar bölgesel çözümler bulunarak Afganistan'ın barış sürecinin devam ettirilebileceği ve sağlamlaştırılabileceği umutları ölmese de, ciddi bir darbe yemiş durumda.

Çünkü o dinamikler bugüne kadar hep ABD varlığının ve buna bağlı olarak uluslararası toplumun varlığının süreceği düşüncesine dayanıyordu.

Şimdi Afganistan'da iki olasılık var.

Birincisi, ­zaten Kabil bu yönde ilk adımları son aylarda atmaya başladı­ Afganistan'ın eskiden de sırtını dayadığı Moskova-­Yeni Delhi eksenine kayması.

Daha şimdiden Yeni Delhi, Afganistan'da stratejisini değiştirdi. Son on yılda sivil kalkınmaya destek veren Hindistan, şimdi Afganistan'ı silahlandırıyor. Hintliler, kendileri silah üretmediği için, Afganistan'ın Rusya'dan alacağı silahları finanse ediyor. Bu gelişmeden en büyük rahatsızlığı duyan da Pakistan. Çünkü Kabil'in Rusya'dan yeni satın alacağı tankları ve ağır topları, eğer kullanacaksa, Taliban'a karşı değil, komşu Pakistan'a karşı kullanmayı planladığı çok açık.

Fakat bir haftadan beri ikinci olasılık Afganları daha çok rahatsız ediyor. O da, bölgenin tekrar fanatik İslamcı silahlı güçlerin denetimine girmesi olasılığı.

Zaten Washington 2016 sonunda tamamen çekileceğini duyurduğundan beri Kabil, ABD'nin bu stratejiyi daha önce Irak'ta uyguladığını ve sonuçlarının pek de olumlu olmadığını, Irak'ın etnik ve mezhepler temelinde parçalandığını daha sık vurguluyordu. Çünkü Afganistan'da da aynı tehlikeler fazlasıyla mevcut.

Ancak IŞİD'in son birkaç gün içinde bir çeşit “Blitzkrieg” ile Musul ve Tikrit'i ele geçirmesi, Bağdat önlerine kadar gelmesi ve kontrol altına aldığı bölgelerde tam da Afganların dün bir kez daha seçime giderek kararlılıkla “hayır” dediği bir baskı düzenini oluşturmaya başlaması Afganları da iyice korkuttu. Çünkü onlar bu düzenin ne anama geldiğini çok iyi biliyor: Bu düzen İslam bir düzen falan değil, keyfi, kanlı ve insanlık dışı bir düzen.

Bir süredir yaşadığım ve yakından izlediğim Afganistan'da böyle bir tehlikenin kapıda olmadığına inananlardanım. Ama bu eli kanlı İslamcıların, şimdi tartışılmaya başlanan senaryolardaki gibi, Suriye ve Irak'ın bir kısmına hâkim olması durumunda, Afganistan ve Pakistan'ın da yeni ve çok daha büyük tehditlerle karşılacağı kesin. Bu anlamda da Afganların endişelerini anlamamak ve İslamabad'da da benzer endişelerin duyulduğunu tahmin etmemek mümkün değil.

Üzerine akıl yürütülen bütün bu senaryolar tartışılırken, Afganların Türkiye'deki AKP hükümetine duyduğu güvenin de hızla eridiğini gözlemlemek mümkün. Çünkü Kabil, son bir yıl içinde Afganistan­-Pakistan sınırında kendilerine yıllarca kan kusturan militanların İstanbul üzerinden Suriye'ye gittiğinin farkında.

Bu gelişme, onlardan kurtuldukları için önce Afganları sevindirmiş olsa da, bu sevinç kısa sürdü. Çünkü Türkiye hükümetinin bu militanları engelemek bir yana, Suriye'ye geçerek, orada yeniden organize olmalarına izin, hatta destek vermesi Kabil'den bakıldığında kabul edilebilir, anlaşılabilir bir durum değil. Belki bunun da etkisiyle Kabil hükümeti, Suriye'de kendi kontrolünde bulunan bölgelerde düzenlediği seçimlerle yeniden devlet başkanı seçilen Beşar Esad'ı kutlayarak, Suriye'de kimden yana olduğunu çok açık şekilde ortaya koydu.

AKP hükümetinin Orta Doğu'da ve özellikle de Türkiye içinde izlediği politikaya kısa süre öncesine büyük sempati duyan Kabil, bugün Ankara'yı şaşkınlıkla izliyor. Kendisi demokratik bir düzen oluşturaya çalışan Afganistan, zaten Gezi protestolarına gösterilen sert tavrı anlamakta güçlük çekiyordu. Ancak Orta Doğu'da Müslüman dünyasının sadece birbirine düşmesine değil, Müslümanların Müslümanları katletmesine neden olan bir politika izlediği için Ankara'yı hiç anlayamıyorlar.

Daha yakın zamana kadar Afganistan'ın da içinde bulunduğu Güney Asya bölgesinde bölgesel çözümlere ulaşma konusunda çok çalışan ve örneğin, Afganistan sorununa çözüm bulmak için, tüm bölge ülkelerinin değer verdiği “İstanbul Süreci”ni başlatan Türk diplomasisinin, son aylarda, kendi geliştirdiği bu projelere bile fazla önem vermediği kanısı da buna eklenince, Ankara, Güney Asya'da hızla itibar kaybediyor.

Birkaç gün önce bir iş için gittiğim Afganistan Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye'de okumuş ve muhteşem bir Türkçe konuşan bir memuruyla sohbet ederken duyduğum sözler, belki de Kabil'in Ankara'dan duyduğu hayal kırıklığını en iyi ifade eden sözlerdi.

Ben, “Afganistan'ın durumu her geçen gün daha iyiye gidiyor” dediğimde aldığım yanıt, “evet, bizim durumumuz giderek düzeliyor ama Türkiye de her geçen gün biraz daha batıyor” oldu.

  • Abone ol