Türkiye'de siyasetle uğraşan birçok insan yalan söylemeye bayılıyor. Sadece seçim dönemlerinde değil. Özellikle hükümet koltuklarında oturanlar sık sık kendi icraatlarını anlatma sıkıntısı çekiyor ve anlaşılan kurtuluşu yalan söylemekte görüyor. Bu yalanlar çoğu kez Türkiye'de yaşayanların hemen farkına varabileceği yalanlar değil. Çünkü o zaman istenen etkinin elde edilmesi olanaklı olmaz. Bunun yerine dış dünya hakkında palavralar sıkılıyor.

Mesela Soma faciasının yaşandığı günlerde bazılarınca “devlet adamı” olarak anılmaya başlayan Enerji Bakanı Tamer Yıldız geçtiğimiz yıllarda benim dikkatimi, daha inşa edilmemiş nükleer santralların 2071 yılında kapatılacağını “açıklarken”, koca bir yalan söyleyerek çekmişti.  Bunu 13 Haziran 2011 tarihinde Taraf gazetesindeki “2071” başlıklı yazımda şöyle açıklamıştım:

(Taner Yıldız) “Almanya, İsviçre gibi ülkelerin 2020 yılından sonra nükleer santrallarını kapatacak olmalarının” Türkiye’de “yanlış yorumlandığını” iddia etmiş.

Yani herkes aptal, bir kendisi akıllı.

Diyor ki, “nükleer santrallar tehlikeli ise bu ülkeler niye yarın kapatmıyor da 2020'yi bekliyor? Bunlar 30-40 yılını doldurmuş santrallar, ekonomik ömürleri bitiyor. Dünyada 26 santral var (26 mı? C.S.), ben de o tarihte kapatılmalarından yanayım."

Bu sözler, Taner Yıldız’ın Almanya’daki santrallerin ekonomik ömürleri bittiği için kapatılacağını savunduğunu gösteriyor.

Açıkça ve vatandaşın gözünün içine baka baka yalan söylüyor.

İsviçre Enerji Bakanı Doris Leuthard, nükleer santrallerinin ömrünün tamamen güvenliğe bağlı olduğunu ve şu anda 50 yıl hesapladıklarını, fakat gelişmelere göre bunun 40 yıl ya da 60 yıl da olabileceğini söylüyor.

Almanya’da ise hükümetin son kararı, santralların planlanandan da erken kapatılmasını öngörüyor.

Üstelik, Almanya’daki nükleer santrallerin ülkenin enerji ağına her yıl katacağı enerji miktarı da yıllardır yasayla sınırlanmış durumda.”

Dikkat ederseniz, yalan, birçok başka yarım yamalak bilginin arasına sıkıştırılarak ve büyük olasılıkla da, “nasılsa kimse kalkıp da araştırmaz” düşüncesiyle söyleniveriyor. Neden? Çünkü o ancak o yalanla, yalanı söyleyenin kendi iddiaları doğrulanabiliyor.

2011'de bakan Taner Yıldız'ın yaptığını, 2014 yılında siyaset yelpazesinin başka bir kanadından, çoğu demokratın, iyi niyetli insanın umut bağladığı HDP'nin bir milletvekili yapıyor.

T24'ten Helin Alp'n gerçekleştirdiği ve 3 Temmuz günü yayınlanan bir sohbette HDP Hakkâri milletvekili Adil Zozani, başkanlık sisteminin Türkiye'de neden zorunlu olduğunu anlatıyor.

Bu düşüncede olabilir, bu görüşünü her yerde savunabilir tabii. Ama bunun için yalana başvuruyorsa, ona da, “orada dur bakalım, efendi!” demek gerekir.

Zozani şöyle buyurmuş:

“90 yıldır uygulanan parlamenter sistem, toplumsal realiteye karşılık veren idari ve siyasi bir yapılanma oluşturamadı. Parlamentonun mevcut işleyişi Türkiye’nin hangi sorununa çözüm üretebiliyor? Halkoyuyla temsilcilerin belirlenmesi yetki ve sorumluluk belirlenmesi düzleminde bir kabiliyet ortaya çıkaramıyor. Bu bağlamda da parlamenter sistem, görüntüden öteye gidemiyor. Türkiye’de parlamenter sistem işlemiyor ve artık işleme şansı da  yok. Batılı devletlerden örnek alınan parlamenter sistemin, artık bu devletlerde de uygulanmadığı gerçeği de akılda tutulmalıdır. Parlamenter sistem, 90 yıl boyunca Türkiye’nin toplumsal dokusuyla uyuşmayan bir kıyafettir. Bugün yasama-yargı ve yürütme organları arasında ortaya çıkan yetki çakışmasının da kaynağının temelinde de bu idari ve siyasi sistem yatmaktadır. Mevcut parlamenter sistem demokratik bir sistem değildir. Devletin kurulu düzeni parlamenter sistemi sadece bir şekil olarak kurgulamaktan öteye geçememiştir.”

Parlamenter sistem kendi istediklerini hemen kafa sallayıp onaylamadığı için Türkiye'de birçok siyasetçinin parlamenter sistemin işlemediğini sanmasına artık alıştık. Bu, Türkiye'de siyaset yapmaya soyunanların demokrasiyi içine sindirememesinden kaynaklanan bir sorun, fakat demokrasilerin bu sorunla birlikte yaşaması dün olduğu gibi bugün de, yarın da mümkün. Belli ki, Zozani de sistemin kendisinin şahsen arzu ettiği sonuçları vermemesini, kendi yetersizliği değil, sistemin zayıflığı olarak algılıyor. Dolayısıyla da sistemi sorguluyor.

Fakat sorun bu değil. Sorun şu cümlede:

“Batılı devletlerden örnek alınan parlamenter sistemin, artık bu devletlerde de uygulanmadığı gerçeği de akılda tutulmalıdır.”

Hoppala!!!

Doğru, Türkiye parlamenter sistemi Batılı ülkelerden örnek almıştır. Ama, “artık bu devletlerde de uygulanmadığı gerçeği akılda tutulmalıdır” ne demek oluyor? Örnek??? Yok!

Zozani de herhangi bir örnek vermiyor. Veremez de zaten, çünkü yalan söylediğini biliyor. Büyük olasılıkla, zamanında Taner Yıldız'ın yaptığı gibi, “nasıl olsa kimsenin dikkatini çekmez, kimse araştırmaz” kanısında.

Dünyanın siyasi olarak “Batı” diye tanımladığımız kısmının neresi olduğu belli ve çok fazla ülkeden oluşmuyor. ABD, Avrupa ülkeleri -ki soğuk savaş sona erdiğinden beri bunlara Doğu Avrupa ülkelerini de ekleyebiliriz- ve Japonya ya da Avusturalya gibi, coğrafi olarak bizim batımızda olmasa da Batılı siyasi kültürü paylaşan ülkeler Batı ülkeleri.

Şöyle bir düşünüyorum, bu ülkelerden kaçı başkanlık sistemiyle yönetiliyor, diye. ABD geliyor aklıma. Bir de Fransa var. Orada yarı-başkanlık adı verilen sistem işliyor. Portekiz de öyle. Doğu Avrupa'da Rusya, Romanya, Ukrayna ve Litvanya da yarı-başkanlık sistemine sahip, ama ne Türkiye o ülkeleri örnek almıştı, ne de o ülkeler daha önce parlamenter sisteme sahipken, şimdi yarı-başkanlık sistemine döndü.

ABD kurulduğu 1787 yılından beri aynı başkanlık sistemini kullanıyor. Sadece Fransa 1958 yılında yarı-başkanlık sistemine geçti. Portekiz ise şimdiki sistemine geçmeden önce koyu bir faşist diktatörlükle yönetiliyordu. Zaten Türkiye Portekiz'i de örnek almamıştı.

Avrupa'nın gerisi çok uzun süreden beri, Türkiye'nin de örnek aldığı parlamenter sistemle yönetiliyor. Üstelik çok da memnunlar ve başkanlık sistemine geçme tartışması bile yaşamıyorlar.

Bunların bir kısmı, örneğin, Türkiye'de genellikle İngiltere olarak anılan Büyük Britanya veya Hollanda gibi ülkeler ise demokratik monarşilerle yönetiliyor. Bu sistemler Türkiye'nin bugünkü parlamenter demokrasisine çok benziyor. Sadece cumhurbaşkanı değil bir kral veya kraliçe devleti sembolik olarak temsil ediyor. Sistemin özü, yine parlamenter demokrasi.

Zozani'nin söylediği yalan, ciddi bir başka soruna işaret ediyor. HDP projesi bir yandan kendini tüm Türkiye'yi kucaklamak isteyen bir proje olarak kabul ettirmek isterken, HDP'li kadroların bir kısmı -korkarım büyük bir kısmı- çeşitli vesilelerle kendilerini sadece Kürtlerin kaderinin ilgilendirdiği ve Kürtlerin özgür bir yaşama ulaşması için gerekirse Türklerin ve diğerlerinin (kısmen varolan) özgürlüğünü yitirmesini göze aldıkları izlenimini veriyor. Bunlara göre, sanki ülkede sistem değişikliği başka bir siyasi pazarlığın konusu. Oluşan bu izlenim, HDP projesinin inandırıcılığına da, Kürt sorununa hak ettiği demokratik çözümün bulunmasına da hergün yeni bir darbe indiriyor.

Öte yandan, Zozani'nin ve birçok başka siyasetçinin doğru-yanlış iddialarla başkanlık sistemi tartışmaya başlaması nedeniyle bu zevatın söylediklerini cımbızla didik didik etmeyi zorunlu hale getiriyor.

  • Abone ol