Bir süredir, “Almanya’nın Türkiye’yi dinlediği” iddiaları Türkiye’de çeşitli çevrelerde sanki bundan büyük bir hayal kırıklığı duyuluyormuş gibi devamlı tekrarlanıyor.

Der Spiegel dergisinde çalışan Alman meslektaşlarımın ortaya çıkardığı ve Almanya’da “skandal” olarak tartışılan bu olay, doğaldır ki, yıllardır Almanya’yla Türkiye’nin arasını bozmaya çalışanların ekmeğine yağ sürüyor. Öyle de olsa, Almanya’nın NATO içinde müttefiki olan Türkiye’yi “dinlemesi” mutlaka tepki görmelidir. Çünkü müttefikler birbirini dinlememeli, hatta Alman Başbakanı Angela Merkel’in deyimiyle, “birbirlerine karşı casusluk yapmamalıdır.”

Fakat olay Türkiye’de çarpıtılarak tartışılıyor. Almanya’da çıkan haberleri okudum. Bu haberlerin detayları Türkiye’ye yansıtılmıyor.

Der Spiegel’in haberinde herhangi bir “dinleme”den söz edilmiyor. Habere göre, 2009 yılında Alman İstihbarat Servisi (BND) Türkiye’de “operatif istihbarat” yapma kararı almış.

Tabii casus olmadığımdan, “operatif istihbarat”ın ne anlama geldiğini sizlere hakkıyla açıklayabilecek durumda değilim. Ama bunu anlamak için casus olmak gerekmediği, mantıklı düşünmenin yeterli olacağı kanısındayım.

Böyle bakınca, “operatif istihbarat” deyiminin “dinleme”yi de içerebilecek çeşitli casusluk yöntemleriyle bir ülke veya belli bir konu hakkında gizlice bilgi toplamak anlamına geldiğini tahmin etmek zor değil.

Bütün bunları, “Almanya’nın Türkiye’yi dinlediğini nereden çıkarıyorsunuz, yok böyle birşey” demek için söylemiyorum. Sadece, Türkiye medyasının o haberin geri kalan detaylarını bilinçli olarak “atladığını” düşünüyorum.

O detayı açıklamadan önce, haberin arka planına bir gözatmakta yarar var.

Herşey, ABD istihbarat servisi NSA’de çalışan Edward Snowden’ın Moskova’ya kaçarak, NSA’in marifetlerini art arda açıklamasıyla başladı. Bir süre sonra Snowden’ın verdiği bilgiler sayesinde, Alman Başbakanı Angela Merkel’in telefonunu dinlediği ortaya çıktı. Almanya büyük gürültü kopardı, ABD yönetimi ise bu dinleme skandalını savundu.

Aynı zamanda Alman istihbarat servisleri ABD adına casusluk yapan bir BND görevlisini de tutukladı. O Amerikan casusunun ABD’ye bazı “önemsiz” belgeleri aktardığı açıklandım. İşte Türkiye’nin de adının anıldığı haberlerde verilen bilgiler o “önemsiz” belgelerden çıkıyor. Muhtemelen servis eden de, Almanya’yı susturmaya çalışan ABD istihbarat servisleri.

Şimdi detaya gelelim. Der Spiegel’in haberine göre, ABD’ye sızdırılan gizli belge, bir “karşı casusluk belgesi”. Yani, BND Almanya’da casusluk yapan ülkelere karşı önlem alarak, “operatif istihbarat” çalışması başlatmış.

Görünen köy kılavuz istemez. Türkiye açısından bu haberin en açık anlamı şudur:  Türkiye Almanya’da casusluk faaliyeti yürütmüş, BND de buna karşı önlem olarak bir karşı casusluk faaliyeti, bir “operatif istihbarat” başlatmış.

 

Ankara’nın ortaya çıkan bu gerçekler karşısında fazla ses çıkarmaması, Almanya’nın ise hiç konuşmamayı tercih etmesinin nedeni bu olsa gerek. Yoksa CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun tahmin ettiği gibi, “İsviçre bankalarındaki hesaplar” değil.

Der Spiegel’den birkaç gün sonra, bu kez FOCUS dergisi, Almanya’nın 2009’dan önce de Türkiye’yi dinlediğini ve bu dinlemenin Türkiye’deki siyasi kurumlar ile devlet kurumlarını hedef aldığını yazdı. Der Spiegel’in haberini derinleştiren o habere göre de, dinlemenin nedeni, Türkiye’den kaynaklanan “insan ticareti, uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm”.

FOCUS ayrıca, Türkiye’ye karşı bu önlemlerin yeni olmadığını, 1976 yılında dönemin Alman Başbakanı Helmut Schmidt’in talimatıyla başlatıldığını da yazdı.

Bu bilgiler de yıllardır biriken ve açıklanmayan birçok olayla örtüşüyor. Birkaçını sıralayayım.

28 Ağustos 1995 tarihinde, yine Der Spiegel dergisi bir haber yayınladı. Haberde, küçük bir Alman kasabasında yaşanan ve üç kişinin ölümü, biri polis iki kişinin de ağır yaralanmasıyla sonuçlanan bir olay anlatılıyordu.

Habere göre, dört TKP-ML  yöneticisi haraç toplamak için bir kahveye gittiklerinde polisle çatışmaya girmişlerdi. Fakat olay yerini inceleyen Alman polisi olağandışı bir durumla karşılaştı. Öldürülen üç TKP-ML yöneticisi toplam dört kurşun yemişti ve bunların hiçbiri polis kurşunu değildi. Alman polisi, militanları vuranın “profesyonel biri” olması gerektiğine hükmetti. Çünkü çatışma ortamında silahını çekerek, ellerinde otomatik silahlar bulunan üç militanın birini tek kurşunla alnından, birini yine tek kurşunla kalbinden, üçüncü militanı da iki kurşunla göğsünden ve kalbinden vurmuştu.

Bu gariplik ancak birkaç gün sonra Türkiye’nin Karlsruhe Başkonsolosluğu’nun polise başvurmasıyla aydınlandı. Türk diplomatlar, öldürücü kurşunları sıkanın, eskiden Özel Tim’de görev yapan Fehmi T. olduğunu bildirdi ve bir avukat eşliğinde teslim olmasını sağladı.

Der Spiegel muhabiri, bir başka garipliğe daha işaret etti. Alman makamları Fehmi T.’yi sadece “Mister X” olarak tanıttı ve tanık olarak dinledi. Mahkeme, “Mister X”in kendisini savunduğundan hareket etti. Oysa Fehmi T. polis ifadesinde, “yere düşen komünistlerden birinin hâlâ kıpırdadığını gördüğünde kafasına bir kuşun daha sıktığını” itiraf etmişti ve bu Alman yasalarına göre cinayetti.

Bu bilgilerden hareket eden Der Spiegel konuyu araştırdı ve Alman istihbarat servislerinin, “önemli siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak için Türkiye’nin vurucu timler gönderdiği”ne inandığını yazdı.

Bu olay hiçbir zaman tam aydınlanmadı. Belki de müttefik Türkiye’ye duyulan saygıdan aydınlatılmadı.

Aydınlanmayan bir başka olay da, 12 Kasım 1999 tarihinde Ziraat Bankası Berlin Şubesi Müdür Yardımcısı Ümit Yılmaz’ın öldürülmesiydi. O gün CNN Türk muhabiri sıfatıyla olay yerine gittiğimde görevli polisler, Yılmaz’ın susturuculu bir silahla vurulduğuna ve daha başka verilere işaret ederek, bu olayın arkasında bir istihbarat servisinin olabileceğine işaret etmişti. Hatta CNN Türk ekranlarında Mehmet Ali Birand’la da bu olasılığı konuşmuştuk.

Yılmaz’ın katili ya da katilleri bugüne kadar bulunmadı. Alman yetkililer anlaşılmaz bir suskunluk içine girdi. Olay unutuldu.

Son olarak, ya 2003 ya da 2004 yılında birdenbire Berlin’e gelip bir ay kadar kalan, cebinde inanılmaz miktarda para bulunan ve çeşitli silah kaçakçılarıyla pazarlıklar yapan “Mustafa” adlı bir kişiydi. “Mustafa” 1982 yılında Lübnan’da PKK saflarına katıldığını söylüyordu ama Berlin’e geldiğinde artık devletle “arasının iyi olduğunu” belirtiyordu. Berlin’den Azerbaycan’a gidip, döndü. Etrafındakilere,  Bakü’de MİT’le görüştüğünü anlattı. Birkaç gün sonra da Berlin-Köln otoyolunda bir Mercedes’in şöför mahallinde kafasına bir kurşun sıkılmış şekilde bulundu.

“Mustafa”nın tercümanlığını yapan kişi de o günlerde “temiz Türkçe konuşan” biri tarafından tehdit edildi ve “Mustafa”yla çalışmaması söylendi. Bu olayda da Türk istihbaratının parmağı olduğu kanısı yaygın.

Almanya’da Türk istihbaratının sadece casusluk yapmayıp, daha aktif müdahalelerde de bulunduğu Alman kamuoyu için bir sır değil. Müttefik bir ülke olduğundan olsa gerek, Alman yetkililer çok yüksek sesle şikâyet etmiyor. Ama arada bir MİT’in kulağını çekmeyi de ihmal etmiyorlar. Örneğin, 6 Mart 2000 tarihinde yine Der Spiegel’in haber verdiği gibi, dönemin BND şefi Peter Frisch, Almanya’daki konsolosluklarda görev yapan dört ve o tarihte Almanya dışında bulunan üç Türk casusunun Almanya’yı terk etmesi ve bir daha da dönmemesini MİT’ten “rica etti”.

Alman karşı casusluk çalışmaları sonucu, bu casusların Almanya’nın PKK’ya karşı daha sert bir tavır takınmasını sağlamak için çeşitli operasyonlar yaptığı tespit edilmişti. Hatta birinin dizel yakan aracından 20 litrelik bir benzin bidonu çıkmıştı. O yıllarda Almanya’da Türk dükkânları yakılıyor, PKK’nın yaptığı söyleniyordu.

Türkiye bu nazik sınırdışı uygulamasına ses çıkarmadan casuslarını geri çekti.

Paris’te öldürülen PKK’nın kadın üyelerini de Türk istihbaratının öldürdüğü lafları da bitmek bilmiyor. Resmi açıklamalarda hep yalanlansa da, Alman ve Avrupa kamuoyu bu olasılığı hiç gözardı etmemekte ısrarlı.

Bütün bu bilgileri Alman medyasından öğreniyoruz. Ancak Almanya’da Türk medyasına çalışan birçok başka gazeteci gibi ben de, Alman devlet temsilcilerinin Türkiye’nin Almanya’daki Türkiyeli göçmenleri örgütleyerek Almanya’ya karşı kullanmak istediğinden şikâyet ettiğini biliyorum.

Doğruluk payı nedir, bunu tespit etmek zor. Ancak Almanya’daki Türk berberlerin Alman Berberler Birliği’ne katılmayıp, Türk Berberler Derneği kurmalarının nedenini sorduğumda Alman Ekonomi Bakanlığı’nın bir yetkilisinin, “hata bizde, biz kapıyı açık bırakırsak, başkaları o kapıdan giriyor” dediğini ve ne demek istediğini çok iyi anladığımı unutamıyorum.

Bu nedenle Türk medyasının şimdi iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirme çabalarını kabaca desteklemesini yadırgıyorum. Medyanın, işlerin bu aşamaya gelmesinde Türkiye’nin hatalarını ve sorumluluğunu ortaya çıkarmaya çalışması daha doğru olmaz mıydı?

  • Abone ol