• 24.08.2012 00:00

 Türkiye’de AK Parti iktidarı devraldıktan sonra birçok ayrı kesimi biraraya getirecek adımlar attı. Türkiye’deki azınlıklara uygulanan baskılar noktasında çok önemli adımlar attı. Artık kâbus bitti bu ülkeye gerçek anlamda bir demokrasi gelecek diye düşünmeye başladık. Ama sonuç maalesef öyle olmadı.


Misal, tökezleyerek ilerleyen Kürt Açılımı sürecinde bir olumlu adım olarak Kürtçenin seçmeli dil olması adımı atılırken, diğer yandan Diyarbakır’da merkez Kayapınar ilçesinde Belediye Meclisi’nce Kültür Merkezi’ne verilen Kürt şair “Cegerxwîn” adı ile 19 parka verilen Kürtçe isimler İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Süreç bir ileri, bir geri kalmaktan ilerleyemedi, tıkandı. Tüm bunlar olurken Uludere faciası büyük bir kırılma yarattı. Bombalanan sivil vatandaşların ailelerinden dilenmeyen özür ve hatta savunulan tavır ciddi gerileme oluşturdu.

Zaten barışa en çok yaklaştığımız dönem olan Oslo görüşmelerinin hemen sonrasında PKK içindeki bir gurup eliyle Silvan olayı ve Türkiye eliyle KCK davası, Oslo görüşmelerini sabote etmişti.

Takip eden süreçle birlikte kendimizi “yorumlarımızla” dâhil olduğumuz Arap Baharı’nın içinde bulduk. Arap halkları bir şekilde devrimler yaptı. Mısır, Tunus, Libya’da eski totaliter rejimler yıkıldı...

Devrim sırası Suriye halkına geldiğinde işin rengi değişti. Çünkü Suriye’de birçoğumuzun bilmediği bir Kürt Meselesi gerçeği vardı. Sınırımız olan bir ülkede Kürtler dâhil bir halkın “özgürlük” için devrim yollarına düşmesi Türkiye içindeki BDP ve PKK’ya ve onların destekçilerine cesaret verdi.

Tüm bunların sonucunda kendi iç meselemiz olan Kürt Meselesi aynı zamanda bir dış sorunla birleşti hatta dış sorun oldu. Korku cumhuriyeti Türkiye’de birtakım çevreler Suriye’de olası kurulacak bir Kürt devletinin endişesine düştüler. Aynı dönem PKK saldırılarını arttırdı, TSK da... Şemdinli’de büyük kayıplar, boşaltılan köyler, yardım edilmeyen köylüler gerçeği doğdu.

Devam eden süreçte Gaziantep’te dördü çocuk dokuz kişinin hayatını kaybettiği büyük bir acı yaşandı. Olay sonrası dönemsel olarak şiddeti arttıran PKK’nın bu eylemi Kürt Baharı hevesiyle yapmış olabileceği düşünüldü ancak bu vahşeti PKK üstlenmedi. Olayın detaylarına henüz ulaşılamasa da olayı Suriye rejimi muhaliflerinden yana tavır alan Türkiye’yi, PKK’ya füze vermekle tehdit eden Suriye yönetiminin ve PKK’nın birlikte düzenlenmiş olabileceği ihtimal dışı değil. (Kesinlikle PKK-Suriye eylemidir diyemiyorum.)

Tüm bu olaylar üzerine AK Parti iktidarını kendi Kürt Meselesi’nde çözüm bulamamış bir ülke olarak Suriyeli muhaliflere verdiği desteği “Camdan evin varsa kimsenin camını taşlamayacaksın!” mantığıyla “Aman bu bahar bize bulaşmasın da Suriye’de ne olursa olsun, kim ölürse ölsün” bencilliğiyle yorumlayanlar seslerini yükseltti. Oysa kaçırdıkları bir nokta vardı “camdan ev sahibi olup başkasının camını taşlamamak” yerine “camdan ev sahibi olmamak” gerekiyordu. Türkiye’nin “camdan evi” Kürt Meselesi’nde, Kürtlerin haklarını iade etmemesinden, haklarını yasal olarak güvence altına alınmamasından kaynaklı bir camdan ev ve biz artık kendimize “yaşanabilir bir Türkiye” oluşturmak zorundayız. Bunun yolu ise “Açılım”a devam etmekten geçiyor. O açılımı AK Parti iktidarının bizzat yapması gerekiyor zira sivil toplum kuruluşları olsun, yazarlar olsun açılıma dair bir şey söylediğinde “BDP’den, PKK’dan yana tavır almakla” itham edilip hedef gösteriliyor, dinlenmiyor ancak halk öyle ya da böyle Başbakan’ı sevdiğinden onu dinliyor, aynı tepkiyi vermiyor. Hatta Leyla Zana’nın “Bu işi ancak Başbakan çözer” sözleri altında bu gerçek yatıyor. Ama...

Ama Türkiye’de demokratlar, özgürlükçü solcular, liberaller ve Fethullah Gülen Cemaati’nden destek gören AK Parti; Cemaat ile siyasetleri uyuşmadığından Cemaat’ten aldığı desteği kaybetti. Diğer yandan talepleri karşılanmayan demokratlar, liberaller ve özgürlükçü solcular da AK Parti’yi yoğun eleştiriye tabi tuttu. Bu eleştiriler arasında gereğince eleştirenler olduğu kadar, niyetli ve gereksiz eleştiriler de vardı. Tüm bu desteği kaybeden AK Parti bir parti olarak bazı adımlar atıp destek sağlamak yerine “devlet benim” tavrını sürdürdü, camdan evinin camlarını parlatmaya devam etti, dahası “sine-i millete” dönüp, halkın “milli” damarlarından taze kan sağlamaya çalıştı.

İçteki kırılmalar, Suriye konusunda Türkiye olarak yaptığımız yorumlar (Arap halklarının ayaklanmasında ayaklanan halklar lehine yorum yapmamız) neticesinde dıştaki kırılmalara yansıdı. Türkiye belki de uzun zamandır ilk kez “sonunu” göremeyeceği bir yola girdi. Bugüne kadar ülkede Kürt Meselesi üzerine “Kürtlerle hiç sorunumuz yok PKK ile var, Kürt Sorunu yoktur, BDP’nin derdi hak değil vatanı bölmek...” ezberinden ilerleyen, konuya dair hiçbir bilgisi olmayan ezberciler —ki çok haksız bulmuyorum zira Kürt Meselesi’nden bundan başka yorum okumadılar ve hep “ülke elden gider” diye korkutuldular— PKK diliyle olsun, BDP diliyle olsun, Kürtler diliyle olsun, Kürtlerin ne söylediğini dinlemediler, hep kendi ezberlerine inandılar. Kürtler “özgürlük, anadilde eğitim, anayasal güvence, kimlik hakkı istiyoruz” dediğinde Türkiye’deki “oyun kurucular” bunu hep “Kürdistan” kurmak olarak anladılar. Böyle anladıkları içinde çözüme dair “görüşmeler” yapmak yerine “reddiyeye” sarıldılar. Bugün ise tüm bunlar artık reddedilemeyecek, görmezden gelinemeyecek boyuta ulaştı.

PKK’nın çıkış noktasındaki gerçekleri biliyor ve anlıyor olsam dahi kan döken bir örgütlenmeyi haklı bulmam yahut savunmam mümkün değil elbet ancak eğer biz Kürtlerin ne söylediğini, Türkler olarak doğru anlasak bugün bu denli tedirgin olur muyduk? Suriye konusunda tedirginlik ve sıkıntı yaşar mıydık? Yaşamazdık, siyaseten, vicdanen ve ahlaken rahat olurduk, üzerimize düşeni yapmış olurduk.

Arap Baharı döneminden etkilenen ve Kürt Baharı dönemi için tetiğe basan, yol kesen, Ramazan günü kan döken PKK elbet haksız ve onu suçlamak kolay; peki ama bir anlamda da bu fırsatı onlara biz vermedik mi? Bu tahmin edilemez bir şey de değildi, böyle olacağı (olabileceği) en başından belliydi.

Dahası PKK’ya destek veren Kürtleri kınıyoruz, vatan haini ilan ediyoruz, peki bizler neden uzunca bir süre PKK’ya destek vermeyen Kürtleri koruyamadık? Bugün Şemdinli’de köyler boşaltılıyor ve köylüler“Ramazan günü evimizden, hayvanımızdan, bahçemizden olduk, elimizde yok avucumuzda yok, devlet bize sahip çıkmıyor” diyor, bu insanlara Türkiye sahip çıkmazsa PKK sahip çıkmaz mı, korkutmaz mı, yanına çekmez mi? PKK Kürt gençlerine yanına çekiyor demek kolay, sen niye yanına çekemiyorsun, hiç düşündün mü bunu?

Hiçbir şey için geç kalınmış değil. Öncelikle Türkiye’de hızlı adımlar atılarak Türkiye’deki Kürtlerin hakları tanınabilir. Açılım’a devam edilebilir, bu şekilde PKK’nın eli güçsüz bırakılabilir madem PKK’yı elindeki silahla muhatap almıyoruz o halde hak talep eden Kürtleri muhatap alalım.

PKK kötü demek kolay, evet kötü ama biz neden iyi değiliz, PKK’nın kötü olması, bizim iyi olmamıza engel mi, PKK’nın kötülüğü bizim de kötü olmamıza gerekçe mi?

Kaynak:TARAF/HERTARAF