• 16.09.2012 00:00

 “İçimdeki Yangın-İncendies” Wajdi Mouawad’ın tiyatro oyunundan uyarlama, yönetmenliğini Denis Villeneuve’in yaptığı 2011 yapımı bir film. Annelerinin ölümü üzerine ailelerini araştırmaya başlayan ikiz kardeşlerin bu araştırmasının sonucunda ağabeylerinin aynı zamanda babaları olduğu gerçeğini öğrenmeleriyle son buluyor. Anneleri “şarkı söyleyen kadın” olarak bilinen bir siyasi tutukluyken işkence görüyor ve tecavüze uğruyor, ikiz kardeşler aynı zamanda bir tecavüzün çocukları. Filmdeki acıyı kelimelerle tarif etmek mümkün değil bu sadece bir film bir kurgu diyerek kenara da çekilemiyoruz zira Ortadoğu’da bu tip bir kurgu gerçek oluyor.

Bana aylar önce izlediğim bu filmi hatırlatan olay Peygamber’e (SAS) hakaret ettiği söylenen filmin gündeme düşmesi, bu film üzerine Libya, Mısır ve Yemen’de gösterilerin, eylemlerin olması ve Libya’da Amerika Birleşik Devletlerinin büyükelçisinin öldürülmesiydi.

Neredeyse birkaç gün içerisinde bir film internete düştü, halk yığınları ayaklandı, bir büyükelçi öldürüldü gün sonunda ABD insansız hava araçları ve askerleri Libya’nın yolunu tutmuştu.

Şimdi olaya nereden bakacağımı düşünüyorum? Ortadoğulu Müslüman Arapların yaşadıklarına bakınca…

Ortadoğu’ya baktığımda sömürgeci Batılı ülkelerin (hepsi değil elbette bir iki tane emperyalist olmayan Batı ülkesi var) vaktiyle sömürdüğünü, çekilirken yerlerine Batı tipi okullarda eğitim görmüş bir iç düşman profili olan yerli halktan yöneticiler bırakarak çekildiğini görüyorum. Emperyalist ülkeler Ortadoğu’nun bazı ülkelerinin sınırlarını kalemle çizip, artlarında iç savaşlar bırakarak çekildikten sonra bölgeden kazanç elde etmeye devam etmek için neokolonyalist siyaset sürdürmeye başladılar.

ABD’nin en kanlı başkanlarından George W. Bush döneminde ise 11 Eylül saldırıları bahane edilerek Afganistan’a, kimyasal silah bahane edilerek Irak’a girildi. O günden bu güne Irak’ta, Afganistan’da ve hatta Pakistan’da hemen her gün 11 Eylül yaşanıyor. Ancak bu Müslüman coğrafyalardaki ölen sivillerin bebeklerin kanının hesabını kimse sormuyor. Öldürülen ve adına terörist denilen Taliban, El Kaide gibi örgütlerin üyelerinin cesetlerine işeyen Amerikan askerleri ceza almıyor. ABD, savaş sırasında olanlardan dolayı askerlerinin suçlanamayacağını açıklıyor.

Elbette olaylar bununla sınırlı değil. Batılı Hıristiyan ülkelerin gördüklerine bakınca…

Estetik bir değeri olmayan “İslam bir nefret dinidir, bunu tüm dünyaya yayacağım.” diyen bir meczubun kendi nefretinden müteşekkil ortaya attığı saçma sapan bir yapım üzerine ortalığı yıkıp yakan bir gurup Müslüman görüyorum. İnsanların öldüğünü görüyorum.

Aynı durumu Afganistan’da Kuran-ı Kerim yakan ABD askerlerine karşı takındıklarını da görüyorum.

Yani…

Yani ortada Batılı ülkelerin birçok ülkeyi işgal etmesi, bunu teknolojik silahlarla yapması, tüm bu gerçeğe susulması durumu ve tahrik konusunda kendine hâkim olamayan Müslümanlar ama bu Müslümanların mütemadiyen terörist ilan edilmesi gerçeği var.

Bir Müslüman olarak birisi Peygamberime hakaret ettiğinde sadece üzülüyorum, bu hakaretperest dil için başka bir his doğmuyor içimde ancak beni öfkelendiren bir başka nokta oluyor: Batı son derece modern silahlarla Doğulu Müslümanları katlettiğinde topluca tıp oynayıp (ki tıp oynayanlardan bir kısmının Müslüman olması tam bir “içimdeki yangın” durumudur) Doğulu Müslüman ilkel silahlarla bir Batılıyı öldürünce borazan olan dillere karşı öfke duyuyorum. Bu iki yüzlülüğe sabretmek beni en zorlayan şeylerden birisi, ki bu halet-i ruhiyeme rağmen “sivil bir Batılının yahut Müslüman olmayan bir kişinin öldürülmesini” savunmuyorum, savunamıyorum.

Bu bahsettiklerim “dışımızdaki düşmanların yarattığı yangınlardı” ama bir de “içimizdeki düşmanların yarattığı içimizdeki yangınlar” var…

Şii-Sünni dünyasındaki gerilim… Belki Türkiye’de buna çok aşina değiliz ancak İran, Lübnan, Suriye, Bahreyn gibi ülkelere baktığımızda Müslüman olan Şiilerin ve Müslüman olan Sünnilerin yeri gelince birbirlerini bombalayacak kadar düşman olduklarını görüyoruz; iç düşman, içimizdeki düşman, içimdeki yangın…

Müslüman coğrafyanın, emperyalist olan Batı ülkeleriyle ittifakı… Suud gibi Katar gibi ülkelerin Batılı ülkeler ile yaptıkları ittifakları, bu ittifaklar sonucu Müslüman birliğinin asla sağlanmayacağı nefret tohumlarını ekilmesini görüyoruz; iç düşman, içimizdeki düşman, içimdeki yangın…

Müslümanın kalbinde olması gereken merhamet, sabır, akli davranışların yerine oturmuş kontrolsüz öfke, kontrolsüz nefret ve taşkınlıklar; iç düşman, içimizdeki düşman, içimdeki yangın…

Yazmak kolay peki ne yapmalı?

Birisi saçma sapan bir film çekti diye bir karikatür çizdi diye tutup Müslümanlar dâhil olmak üzere (Libya’daki protesto gösterilerinde 7-10 Libyalıda hayatını kaybetti ama kimsenin umurunda değiller) insanları öldürünce hiçbir şey değişmez, haklıyken haksız duruma düşersiniz. Dahası insansız hava araçları tepenize iner, bir kişiye karşılık on kişiyi öldürürler, ne hakkınızı arayacak bir mahkeme ne de bir merci bulamazsınız. Sadece daha çok insanın öldürülmesini garanti edersiniz. Dahası meczubun çektiği “Müslümanların Masumiyeti” isimli nefret suçu işleyen filmi maalesef haklı çıkartırsınız. Bu durumda yapacağımız en fazla elinize bir kamera alıp Peygamber (SAS) Efendimizin güzel ahlakını sinemaya taşımak olmalı neden, zira düşmanın silahıyla silahlanmak gerek. Düşmanın silahıyla, iç düşmana dönüşmek değil.

Yatıp yatıp, “bizi işgal ettiler” demekle de olmuyor. Dil öğreneceksin, okuyacaksın, anlatacaksın, o burun kıvırdığımız ve lanetlediğimiz oryantalistler birçok Müslümandan daha iyi biliyor Kuran-ı Kerim’i ve Kuran-ı Kerim’in dili Arapçayı… Bir de bırakın Yahudileri ve Hıristiyanları, Müslümanların bir kısmı bile bilmiyor Kuran ne diyor, Peygamber (SAS) Efendimiz kimdir, nasıl yaşamıştır.

Akıllı olmak gerek, sabırlı olmak gerek, dış düşman böylesi çokken, iç düşman yaratmamak gerek, içimizden düşmanlık yaratmamak gerek zaten yapılmak istenen o, o tuzağa da düşmemek gerek.

Seküler ve modernist özgürlük ahlakının; peçe, başörtüsü, sünnet, minare gibi tercihler konusunda oldukça “yasakçı” tutumlar sergileyip, bir dinin peygamberine hakaret konusunda oldukça “özgürlükçü” tutum takındığını biliyoruz. Irak’ı “özgürleştiriyoruz” diyerek her gün bombaların patladığı, ABD askerlerince tecavüz edilen kız çocuklarının bebeklerine “içimdeki yangın” hissiyle baktığı bir yere dönüştüğünü de… Libya’daki olay üzerine Irak katliamları bilinen ABD’nin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un pervasızca “Özgürleştirdiğimiz ülkede bu nasıl olur anlamıyorum.” derken, binlerce Libyalı devrimcinin anısına hakaret eden tepedenci bir dil seçtiğini de… Ancak bunları ancak ve ancak güçlenerek, zalimleşmeyerek savuşturmak zorundayız. İnsanları havaya uçurarak değil, düşmanların ekmeğine yağ sürerek de değil.

“İçimizdeki yangın”dan “içimizdeki düşman”a dönüşmemek gerekiyor, o yangına elbet tepki vereceğiz elbet sokağa çıkacağız ama yangınımız kimsenin burnunu kanatmayacak olayların bana hatırlattığı filmdeki o can yakan replik gibi: “Bir artı bir hiç bir eder mi, Jeanne?” yüreklere oturup sadece derdimizi anlatacağız. Bir artı bir hiç etmeyecek, iki edecek.

Elbet güzeller güzeli Peygamberimize saygısızlık edildiğinde öfkelenebiliriz ama bakın o korumaya çalıştığımız -ki korunmaya muhtaç değildir- Rasulullah (SAS) Efendimiz ne buyuruyor: “İçinizden biri öfkelendiğinde otursun, öfkesi geçmezse sağ yanına yaslansın, hâlâ öfkesi geçmemişse gitsin abdest alsın. Zira öfkelenmek şeytandandır, şeytan ateşten yaratılmıştır, ateşi su söndürür. ” İçimizdeki yangını ancak su söndürür, kontrolsüz öfke ve intikam değil.

 

… Biraz okumak için…

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

 

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmeninbedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi?Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Kaynak: http://www.derindusunce.org