• 18.10.2012 00:00

 İnsan sabah kahvaltısını hazırlarken farklı şeyler düşünmeli Cemal Süreya’nın da dediği gibi “… kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” mesela bir parça “mutluluk” hissetmeliyim öyle olmuyor ama… Değişiklikler uzun vadede kendini belli eder, uzun zaman gerekir, içinden geçmeniz az biraz da yaşlanmanız gerekir ama Türkiye’de öyle olmadı son 10-15 yılda öyle çok şey değişti ki genç yaşlarımızda kısa zamanlar içinde sebeplerin, süreçlerin ve hatta sonuçların şahidi olduk.

 

Henüz bitmemiş bir darbe süreci var: 28 Şubat. Belki 28 Şubat’taki gibi ağır bir dönem yaşamıyoruz ama sürecin (en azından sonuçlarının) halen bitmediğini görüyoruz. Türkiye o günlerden bu günlere çok şey yaşadı mesela 15 yıl önce yolda 3-4 kişiden fazla “başörtülü” kadının yan yana yürümesi bir “eylem” sayılıyordu ve yasaktı, birçoğumuz evimizdeki kitaplıkları dağıtmak zorunda kalmıştık. Ülkenin medyası her gün ama her gün Müslüman dindarları hedef gösteriyordu. Ülkenin sivil halkı (Türkiye özelindeki totaliter laik kesime sivil demek pek doğru tanım değil ama…) durumdan vazife çıkartmıştı, yolda, iş yerinde rastladıkları başörtülü kadınlara sözle ve bazen fiilen saldırmaktan çekinmiyorlardı. İnsanların iş yerlerine, ekmek kapılarına türlü bahaneler ile el konuluyordu. Ahlaksızın biri her gün televizyona çıkıp “başörtüsü başında” İslami bir cemaatin ona nasıl kandırıp iğfal ettiğini anlatıyordu. vs. vs. Bugün artık bunları yaşamıyoruz ancak bununla birlikte bugün artık başka bir içsel zulmü yaşıyoruz. Çok rahatız ve umursuzluk içindeyiz. Müslüman dindar kesim olarak o rahatın içinde mum gibi eriyoruz, sabun gibi… Bazen biraz sesimiz çıkıyor ırkçılıktan sıyrılıp Kürtlerin hakkını savunuyoruz, Suriye’deki Esed rejimi katliamlarına tepki veriyoruz, Filistin diye bağırıyoruz ama devamı gelmiyor. Çok light (yumuşak, hafif) giyiniyoruz, bir başkasının derdiyle dertlenmiyoruz, sosyal ağ biolarımıza “Antikapitalist Müslüman, Liberal Müslüman, demokrat Müslüman” yazarken, Marks’ı hatmetmiş olmanın, Adam Smith incelemiş olmanın, bunları İslam’a katıştırmış ve hatta karıştırmış olmanın gururunu yaşıyoruz. (Bu isimler okunmasın demiyorum, elbet okunacak) Ancak bir kimliği tek başına “Ben Müslümanım!” diyerek dile getiremiyoruz. Yetmiyor mu bize bir tanım olarak, bir sıfat olarak Müslümanlık? Sonra vaktiyle “Atatürkçü olacaksın!” ezberine yakın bir ezber bize dayatılıyor: “Demokrat olacaksın!” olmayacağım demek kimin aklına geliyor? Kimin aklına geliyor, “Demokrat değilim, ben bir Müslümanım, haktan ve adaletten yanayım” demek, kimin, kaçımızın?

   Yine de bir görev hissi o hisse dair bir parça kalmış içimizde ama o görevi de hakkıyla yapmıyoruz bir zulüm gördüğümüzde sosyal ağlarda bir gurup açmak yahut konuyu bir tag ile yazmak, yazmış olmak, iki satır yazmış olmak yetiyor bize… Böyle mi olmalı? Bu kadarcık mı? 

  Öğrencisi olduğum İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencileriyle sohbet fırsatı bulduğum zaman “Düne kadar bu fakültede Zekeriya Beyaz, Yaşar Nuri Öztürk gibi cibilliyetsizler at koşturuyordu, burada 15 öğrencinin olduğu günler oldu, kızlara başları açık Kuran-ı Kerim okutuluyordu. Bugün sınıflara sığmıyoruz, bugün Şinasi Gündüz gibi bir dekanımız var. Dün her şey yasaktı bir şey yapamıyorduk bugün öyle değil Allah bize bir şeyler yapabileceğimiz bir zemin nasip etti. Şükredelim ve çalışalım.” diyorum. Unuttuklarımızı hatırlamamız gerekiyor. Bir bu rahatlık sürecinde bir şeyleri unuttuk ve kaybediyoruz ama unutmamalıyız. İsmet Özel’in dediği gibi “Neyi kaybettiğini hatırla!” hatırla…

   Geçen gün bir kardeşimle bir şeyler yapmalı, Müslüman gençlik kimliğini kaybediyor derdi üzerine konuşurken sadece 10 tane aklı başında Müslüman genç olsa bir “fikir ve adalet” hakareti oluşturulabilir, dediğimde “Abla acaba 10 tane aklı başında genç bulabilir miyiz, bulsak yola devam edebilir miyiz?”dedi. Bu sorunun sorulmuş olması bile durumumuzun vahimliğine bir örnek değil mi?

   Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler” eserinde  diyor ki:

“… Saraybosna’da sokakta elli yaşlarında bir adamı inceleyelim. 1980′e gelirken, bu adam şöyle derdi: Ben Yugoslavım!”, gururla gönül koymadan; daha yakından sorular sorulduğundaysa Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde yaşadığını ve bu arada Müslüman geleneği olan bir aileden geldiğini belirtirdi.

   On iki yıl sonra savaşın en şiddetli günlerinde aynı adam hiç duraksamadan ve bastırarak şöyle cevap verirdi: Ben Müslümanım! Hatta belki de şeriat kurallarına uygun bir sakal bırakmış bile olurdu. Hemen arkasından Boşnak olduğunu ve bir zamanlar gururla Yugoslav olduğunu vurguladığının kendisine hatırlamasından hiç hoşlanmadığını eklerdi.

   Bugünse adamımızı sokakta çevirsek önce Boşnak, sonra Müslüman olduğunu söyleyecektir; düzenli olarak camiye gittiğini de belirtecektir; ama ülkesinin Avrupa’nın bir parçası olduğunu ve bir gün Avrupa Birliği’ne katılmasını umut ettiğini söylemeden geçemeyecektir.” 

   Maalouf, kimliklerin “değişimi ve sonrasında ölümcüllüğü” üzerinden bir tez ortaya koyuyor. Bu tezi anlamak ve katılmakla birlikte tam tersine çevirdiğimde aslında “ölümcül kimliksizler” gerçeğiyle karşılaşıyorum. Kimlik insanın kendi gibi olanlarla bir arada durmasını ve onun ayakta kalmasını sağlayan omurga işlevi görürken aynı zamanda kendi gibi olmayanlar yüzleşirken kendini ve karşısındaki tanımasını sağlıyor. Bu denli işlevli görevi olan kimliği eritmek insanın kendine yapabileceği en büyük zulüm diye düşünüyorum.

 Yanına bir ek koymadan “fikir, hak, adalet, ahlak, sorumluluk ve hürriyet” üzerine bina edilmiş bir dinin mensuplarının ve özellikle gençlerin bir şekilde kimliklerine sahip çıkması, neyi kaybettiklerini hatırlamaları, ona sarılmaları gerekiyor. Bunu “dünyevi” anlamda “güçlü” olmak için değil “manevi” anlamda “güçlü” olmak için yapmaları gerekiyor.

   Dahası (çok uzadı biliyorum) geçenlerde sohbet etme fırsatı bulduğum Müslüman dindar bir arkadaşımla konuşmamız sırasında bana İngiltere’de master yaptığından, bir kitap yazdığından ama bu kitabı hediye etmeyeceğinden çünkü “para vererek” aldığımda o kitabın değerini bileceğimden ve vaktiyle birine yardımcı olup kazık yediği için kimseyi tanımadan yardım etmeyeceğinden bahsetti, hitabında kullandığı gereksiz “Sayın Bayraktar” ifadesinden rahatsız olduğumu belirttiğimde İngiltere’de alıştığından falan bahsetti, ne de olsa İngiliz nezaketi görmüş! Günlerdir bu sözler kafamda dönüp duruyor, ona söyleme fırsatı bulunca kendisine de ifade edeceğim ama şimdi buradan yazayım: İngiliz nezaketi (modern ve dünyalı nezaketi) tanımadan kimseye yardım etmemeyi, hep arada bir mesafe bırakacak gereksiz bir resmiyeti, bir değer için “para vermek” gereğini öngörür ama Müslüman böyle değildir. İslam sana “kardeşim” diyecek samimiyeti, tanımadan da iyilik etmeyi, paranın bir değer olmadığını telkin eder. Bu nedenle İngiltere’de master yapmış olman, statü sahibi olman sadece “senin için, nefsin için” bir katkı olmuşsa, bunun “bize” yani Müslümanlara dahası tüm insanlığa bir faydası olmamışsa ve dahası orada başka değerler içinde eriyip gitmişsen bitmişsin demektir. Erimemek için Mısır’da, İngiltere’de, dünyanın bilmem neresinde master-doktora yapmış olsan da, Taksim’de simit satsan da, Samsun’da çiğ köfte satsan da, burslu bir öğrenci olsan da, hamile bir kadın olsan da kendi hayatın içinde Müslüman kimliğini unutmadan o kimliğe sarılarak, küresel lağım potasında erimeden kendi iç dinamiklerinle yoluna devam etmelisin. Ve o zaman şimdi benim kendime bağırdığım gibi kendime bağırmalısın: Sen Müslümansın… Sen Müslümansın!

   Bazen okurlar mail ve mesaj gönderip -eksik olmasınlar- teşekkür ediyorlar. Oysa bence benim bir teşekkür etmem gerekiyor. Bu satırları yazdığım, mutluluğun eksik olduğu, üzerine kitapların yayıldığı bu mutsuz kahvaltı masasına bir şeyler söylemenin ve hatta fısıldamanın mutluluğunu yaydığınız için ben size teşekkür ederim.

… E-kitap okumak için…

 

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

 

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz.Buradan indirebilirsiniz.

 

 

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

 

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi?Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.