• 15.12.2012 00:00

Normal şartlarda bir yazı genele yazılır. Özellikle yasakçılık, baskı, şiddet, ayrımcılık gibi insan hakları ihlallerine değinen yazılar toplumsal bir sorun olduğu için hitap edilen kitle özele indirgenmez. Misal bundan birkaç ay evvel yazdığım “Müslüman bir ülkede başörtülü bir kadın olmak” başlıklı yazım bu türdendi ve genele yazılmış bir yazıydı. Müslüman bir ülkede, Müslüman kadınların nasıl “baskı, ayrımcılık ve şiddet” gördüğünü tüm yönleriyle izah etmeye çalışmıştım.

Türkiye tarihinde, Osmanlı sonrası Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, geçmişimizle tüm bağlarımızı kopararak kendine “mutlak ihtiyaç” formu vermeye çalışan cumhuriyet kurucularının, Müslüman kadınları 1900’lerin başında “zorla” çarşaftan tayyöre geçirme çabası bugünlere kadar süregeldi ve neredeyse bir asırdır biz Türkiyeli başörtülü kadınlar olarak “baskı, yasak ve zulmün” bir şekilde mağduru olarak “asra damgamızı vurduk!”

Biz başörtülü kadınların sürekli yaşadığı ayrımcılığa gün geçmiyor ki bir başkası daha eklenmesin... Bu hafta içerisinde iki gelişme yaşandı: TED Koleji yapacağı bir münazaraya başörtülüleri almadı ve Mehmet Ali Birand,“Başörtülü bir kadını çalıştırmam çünkü bu kanalın markasına zarar verir” dedi.

Türkiye Müslüman bir ülke, başörtülü kadınlar bu ülkenin yüzde 65’ini (-/+) oluşturuyor ancak gelin görün ki bu kadınların kamusal alanda başörtülü çalışması yasak, özel kurumlarda kendilerine uygulanan nefret suçu oranı çok yüksek, bu kadınlar başörtü ile örtünme tercihlerinden dolayı kendilerine kötü muamelede bulunanlara karşı bir yaptırım uygulatamıyorlar. Bu nedenle, mesela Birand gibi bir gazeteci açık seçik bir ayrımcılıkta bulunabiliyor üstelik bu tavrına hiç çekinmeden bir gerekçe gösteriyor: “Kanalın markasına zarar verirsiniz.”

Açıkçası merak etmiyor değilim acaba Birand’ın “zarar verirsiniz” derken kastettiği şey ne olabilir? Eğer ekranda başörtülü bir kadını görünmesini istemiyorsanız, bu sizin ayrımcılık yaptığınızın ispatıdır. Yani ayrımcılık gibi bir zilleti kabul ediyor ve bunu kendinize yakıştırıyorsunuz. İnsanlık adına asıl “zarar verici” olan bu değil mi? Ya da diyelim ki izleyici kitleniz ekranda “başörtülü kadın görmek istemiyor” bir reyting kaygınız var ve bundan dolayı başörtülü kadınları çalıştırmıyorsunuz. O halde izleyici kitleniz toplumdaki yüzde 65 (-/+) oranındaki başörtülü kadınla yaşayabiliyor ama ekranda görmeye tahammül edemiyor. Peki, siz reyting kaygısı güden bir kurum olarak yüzde 65’i, yüzde 35’e tercih ederken bundaki mantık hatasını göremiyor musunuz? Veyahut şu da olabilir, ülke nüfusu içerisinde çoğunluğu oluşturan bir başörtülü kadınlar gerçeği var ama biz onları “görmek” istemiyoruz, bu nedenle bir ikiyüzlülük örneği olarak birlikte yaşadığımız bu kadınlar yokmuş gibi davranarak ekranlarda göstermiyoruz. Sanırım kastedilen bu son yazdığımdı.

Asıl meseleye gelecek olursam, yazılar genellikle genele yazılır, bugüne kadar başörtüsünü yasaklayanlardan rahatsızlık duyanlar bu konuyu genele hitap ederek yazdı. Şahsen Müslüman bir ülkede “genelin genel vurdumduymazlığından yana oldukça kırgın başörtülü bir kadın olarak” hitap ettiğim kitleyi genelden özele çekerek, sadece başörtülü kadınlara seslenmek istiyorum:

Başörtülü kadınlara, Başörtüsü yasağını protesto ettik diye doğmamış çocuğumuzu karnımızda öldürdüler, başörtümüz başımızdayken zorla çekip çıkarttılar, 15 yaşında kızlar başörtüsü yasaklarını protesto ederken çatılara keskin nişancılar yerleştirdiler, tıp son sınıftayken başörtülü olduğumuz gerekçesiyle diplomamızı yaktılar, bizim örtümüz nedeniyle oğlumuzu subay okuluna almadılar, eşimizi fişlediler, evlerini kiralamadılar, yüzümüze tükürdüler, Medine Bircan gibi hastane sedyesinde ölüme terk ettiler, idamla yargıladılar... Üstelik tüm bunları hiçbir suçumuz olmadığı, hiç kimseye zarar vermediğimiz halde yaptılar. İnsan mağdur olsa dahi masum olmanın verdiği iç huzuruyla yaşayabilir. Biz başörtülüler bu masumiyetin verdiği iç huzurla yaşayabiliyoruz. Ama merak ediyorum bu yasakçılığın tarafı olan yasakçılar ve onların bu eylemlerine sessiz kalan dilsiz şeytanlar, bu denli büyük bir kötülükle, kul hakkıyla nasıl yaşayabiliyorlar? Sahi vicdanlarını nasıl susturabiliyorlar? En cani katiller bile gün geliyor “bu vicdan azabıyla yaşayamadım” diyor ve suçunu itiraf ediyor, ya yasakçılar? Yoksa zulümlerinde “haklı” olduklarını mı düşünüyorlar, eğer gerekçeleri buysa inanın bu “vicdanlarının” olmamasından çok daha vahim!

Başörtülü kadınlar, biz masumu olduğumuz bir sürecin mağduruyuz, tüm yasakçılığa rağmen tercihlerimizden vazgeçmeden ve yılmadan bu günlere geldiysek bizi bu güne kadar taşıyan bu masumiyet hissiydi. Gelin bu yasakçı insanlara da yardım edelim. Benim vicdanım yasakçı bir zihniyetin kendi vahim dünyalarında debelenmelerini de kaldıramıyor. Bu yasakçıları, bu vahim durumdan kurtarmak için bir şeyler yapalım derim, ne dersiniz? Zira hiç kimse böyle çirkin bir pozisyonda yaşamayı hak etmiyor. Birand bile...

[email protected]
Taraf/Her Taraf