• 10.05.2013 00:00

 Son dönem çok etkili olmasa dahi bir dönem gündemi uzunca meşgul etti “Beyaz Türklük” konusu. Ülkemizin bilim ve sosyoloji dehâsı(!) isimlerince günlerce gündem edilen, konu edilen, hatta literatüre sokulan, yazılan çizilen “Beyaz Türklük” mevzusunu hiç ciddiye almamış, üzerine düşünmemiş biri olarak Alev Alatlı’nın, Hürriyet’ten Zeynep Bilgehan’a verdiği röportajı okuyunca bunca konu edilen durumun aslında ne olduğu zikretmeli diye düşündüm.

Aslını isterseniz “Beyaz Türkler” dediğimiz zümre, Türkiye Cumhuriyetini, Türkiye halkıyla birlikte kurduğu halde bu kurucu üyeleri saf dışı bırakan, kendisini ülkenin sahibi sanan, tek tipçi ideolojinin neferi, laikliği bir hürriyet alanı olarak değil de tam aksi baskı unsuru olarak kullanan kesim. Bu kesimin, bu ülkenin temelini oluşturan “Anadolu”ya karşı uzaklığını, bu ülkenin tarihi olan Osmanlı İmparatorluğuna olan nefretini elbet biliyoruz. Temel unsura uzak kalmayı “ısrarla talep eden” ve temellere nefret duyan sonradan olma bu zümre kendisinin “Beyaz Türk” olarak tanımlamasından büyük bir haz duyuyor zira ona göre Osmanlı gayrı medeni, Anadolu ise gayrı hadari (şehirli olmayan/bedevi/köylü)dir. Oysa bu zümre oldukça medeni, oldukça şehirlidir. Elbet kendisine göre…

Bugüne kadar “Beyaz Türklük” (sanki varmış gibi) üst perdeden, eğitimli, laik, modern ve medeni bir kesimin tanımıymış gibi ele alındı. Açıkçası ben bunun durumu yansıtmadığını aslında tam aksine denk geldiğini düşünüyorum. Zira halk diliyle söyleyecek olursam “Beyaz Türklük” tam olarak kabuğundan çıkan kestanenin kabuğunu beğenmeyip ondan kurtulma çabasından başka bir şey değildir. Kendisini dil olarak, kültür olarak, eğitim düzeyi olarak, bir otorite olarak, entelektüel olarak Batı’nın kompleksinden kurtaramamış, Batı’ya karşı verdiği mücadeleyle bir asır sonra övünen, düşünsel anlamda bir şey üretememiş -ki en bariz örneği “Beyaz Türklük” tanımına buldumcuk muamelesi yapılmış olmasıdır-, kopyala-yapıştır bir hayat tarzını büyük bir arzu ve istekle talep eden ama aynı zamanda öz kültürüyle övünen, antiemperyalist olduğunu iddia eden maalesef öz kültürüyle de barışamamış kompleks, kompleksli, kendi içinde tutarsız, paradoksal bir durumdur.

Türkiye’de üç beş kişiyi bu tasvirim dışında tutarsak gerçek anlamda elit bir kesim, “Beyaz Türkler” falan yok. Ortada “Beyaz Türk” diye lanse edilenler ise bunu bir çeşit kompleksi yenme durumu olarak gördüğünden “Beyaz Türk” olarak tanımlanma arzusunda. Çünkü ancak bu şekilde var olabiliyor, bir kesimin Kürd’ü, Alevi’yi, dindarı, köylüyü, garibi, cahili, Ermeni’yi yok sayarak var olabilme çabası gibi bir şeydir “Beyaz Türklük” ve halktan olanı, bu toprağın realitesini, geçmişini yok sayarak kendini var edebilme çabasıdır. Zaten Türkiye’de elit kesim, üst sınıf, “Beyaz Türk” oluşturacak, siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, soysal bir ortam mevcut değildir, bu mevcut değilken “elit kesim” oluşması hiç mi hiç mümkün değildir. Bugüne kadar hep yanlış noktadan ele alınan “Beyaz Türklüğün” öyküsü ise maalesef budur.

Benim durduğum noktadan bakınca Beyaz Türklük başının üzerine üç kitap alıp “Ben modern bir garıyam” diye gezinen bir Türkiye filmi repliğinden fazlası değildir. Ve o Beyaz Türkler, ah o Beyaz Türkler mi, zaten hiç var olmadılar.

http://www.derindusunce.org/2013/05/03/beyaz-turkler-mi-zaten-hic-var-olmadilar/