• 20.06.2013 00:00

 Tüm eksik sıfatlardan münezzeh olan Allah, konuşanın diline feraset; yazanın kalemine adalet; direnenin eline basiret; izleyenin gözüne hakkaniyet; yarattıklarının kalbine insaniyet nasip etsin. Âmin.

Gezi Parkında geçtiğimiz haftalarda bir grup eylemcinin başlattığı eylemler ülkenin ve hatta dünyanın gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Şahsen ben de bu meşguliyetten bir hayır beklemeye devam ediyorum.

İlk olarak polisin orantısız şiddet uygulayarak, gazla insanların uyuduğu çadırlara saldırdığını gördüğümde bu tutuma tepki vermiş, bunun kabul edilemez olduğunu açıkça belirtmiştim hatta belirtmiştik. Hatta o saldırının olduğu gün Mavi Marmara Eylemine katılmayı düşündüğümü o eylemden sonra Taksim’e gidip, orantısız şiddetin mağduru olan eylemcilere destek vermemiz gerektiğini telkin etmiştim… Ancak Ben bu telkinleri sürdürürken an ile eylemlere katılanların arasında yükselen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganı yayılmaya başladı, ardından “Tayyip istifa” sesleri, ardından “yapmayın, etmeyin…” telkinlerine karşılık edilen küfürler, hakaretler ve hatta tehditler…

Türkiye içerisinde haklı bir eylemi bulandıran sandıkla deviremediği, darbeyle deviremediği hükumeti sokaklarda yaygara ile devirmeye çalışan totaliter laik, ulusalcı, faşist, darbe sever kitleye Türkiye dışında “basın-medya” yoluyla “neocon” dostlarından yardım gecikmedi. Düşünün içeride ve dışarıda 2 yıldır her gün oluk oluk kanın aktığı Suriye’den “Suriye vatandaşlarına can güvenliği olmadığı için Türkiye’ye gitmemeyi öneriyor” şeklinde haber geçen haberciler(?) bile oldu.

Olayların içindeyken olayları net olarak okuyamayız ama eğer becerebiliyorsak olayların dışına çekilip olaylara bir bakalım. Olaylarda gerçekten seslerini duyurmak isteyen samimi bir grup eylemci, o eylemcilere gereksiz ve orantısız saldıran polis, bu eylemi yaygaracılığa çeviren sivil darbeciler, çözüme değil kargaşaya çalışan tuzu kurular, uluslararası toplum mühendisleri ve bir taraf olmadığı için ara dayağı yiyen kesimler mevcut.

Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarının tümünün “Türk, laik, Sünni” üç başlık altında toplanması üzerine kurulmuş bir ülke. Yani dindar, Ermeni, Yahudi, Alevi, Kürt iseniz size bir varlık hakkı bırakmayan bir ruh ile karşı karşıyasınız demektir. Dersim’in, İstiklal Mahkemelerinin, 12 Eylül’ün, 27 Mayıs’ın, 28 Şubat’ın faillerine bakın, hepsi aynı kaynaktan besleniyor: Kemalizm, Atatürkçülük, totaliter laiklik, ırkçılık, ulusalcılık. Bu ülke bu saydığım yıkım kavramlarının savunucusu bireyler üretti, işte bugün olması gereken haklı bir eylem maalesef bu yıkım ruhu tarafından heder edildi.

28 Şubat ruhunun 1997 yılında başlamış olduğunu düşünebilirsiniz oysa bu bir yanılgıdır zira 28 Şubat ruhu İskilipli Atıf Hocanın idamıyla başlayan bir süreçtir ve maalesef bugün halen kurtulamadığımız bir zillettir. Neden 28 Şubat’a girdiğimi merak edebilirsiniz, açıklayayım: Eylemler başladığı günden bu yana eylemlerle ilgili polis şiddetini 28 Şubat’taki polis tutumuna benzetenler olduğu için, muktedirlerin üslubunu eleştirdiğim ancak hiçbir kesime küfür ederek, hakaret ederek bu eleştiriyi yaptığımdan bu bir eleştiri sayılmadığı için, aldığım eleştirilerin, küfürlerin ve hakaretlerin “bidon kafalılığım, başörtüm, gericiliğim” gibi 28 Şubatçıların dilinin aynısı bir dil ile söylendiği için, bu tip eylemlerde polisin uygulamasını 28 Şubat’taki polis uygulamasıyla benzer tutanlar olduğu için, özellikle de 28 Şubat’ı bizzat yaşamayış biri olarak şu süreçte 28 Şubat’ı yeniden yaşıyormuşum hissiyle ürktüğüm için.

Sevgili arkadaşım Nurhayat Kızılkan’ın söylediği gibi bu süreç “Uluslararası bir 28 Şubat’tır” ve elbette bu sürecin böyle olması polis şiddeti mağduru olan eylemcilere kulağımızı kapatmamız anlamına gelmiyor. Uluslararası 28 Şubat provasına tepki vermeye evet ve sevgili ablam Cihan Aktaş’ın dikkat çektiği gibi “…Müslüman ferasetimiz masum eylemcilerin incinen gururunu da hesaba katmaya sevk etmeli bizleri.” O eylemcileri sokağa döken, oturduğu yerden infial yaratan, eylemcilerin bir aylık nafakasını bir çantaya vermekten çekinmeyen, hayasızca yalan haber yapan, birkaç ay sonra eylemci genç kardeşlerim psikolojilerini düzeltmeye çalışırken bilmem nerede güneşleniyor olacak olanlara rağmen. Kullandıkları küfür, hakaret, tehdit ile kendileri gibi olmayan insanlara anlayamadığımız derin ve köklü bir nefret duyan ve bu nefreti pervasızca kusan totaliter laiklere rağmen. Başörtülü kadınlar sokakta saldırı ve tacize uğradığında “yalan” yahut “bu münferit bir olaydır” diyenlere rağmen.

Az şey bilirim, çok şey bilmem, bilmediğim şeylerden biri de “nefret dili”dir ancak iyilik de kötülük de öğrenilen şeyler, tam 15 gündür fikirlerinden dolayı, Allah’ına, kitabına, izzeti nefsine mütemadiyen küfür edilen bir kadın olarak eylemci arkadaşlarımdan “Cemile kusura bakma onlar bizden değil” cümlesi beklerken “Bir yere gelirim umuduyla yalakalık yapıyorsun” cümlesi duymama rağmen öğrenmediğim ve öğrenemeyeceğim şeydir nefret. Size de naçizane bunu telkin ederim. Sabredin, sükut edin, zalim olmayın, mazlum olmak kötüdür ama zalim olmaktan daha kötü değildir, zalimler sizi mazlum edebilir ama dikkat edin zalim etmesinler, halen anlayamadığımız bu derin nefret diline “selam” deyin de geçin, her şeye kadir olan Allah, biz doğru oldukça bizi selamete çıkartacaktır.

Eylemci kardeşlerim eğer taleplerinize ve tercihlerinize bir müdahale olduğunu düşünüyorsanız lütfen tepkinizi demokratik bir şekilde belirtin, bu en doğal hakkınız. Ve Ak Parti’ye gönül veren kardeşlerim, bir 27 Mayıs ruhuyla iradenize müdahale edildiğini düşünüyorsanız tercihinize hakkaniyet ölçüsünü aşmadan sahip çıkın. Türkiye’nin en büyük meselesi sandığım Kürt meselesinin çözümünde çok ileri adım atan bir hükumetin şu süreçte Kürt Meselesini çözmek, yeni sivil ve özgürlükçü bir anayasa oluşturmak için üslubunca yönlendirilmesi gerekiyor, gelin bunu el birliğiyle olması gerektiği gibi yapalım. Birinci cumhuriyetin totaliter laik artıklarının gölge etmesine izin vermeden.

Türkiye’nin en büyük meselesinin Kürt Meselesi olduğunu zannederdim meğer en büyük meselemiz totaliter laiklerin nefreti meselesiymiş, laikler demiyorum zira laikler kimsenin inancıyla uğraşmazlar, bizimkisi Türk tipi, nefret dilli, bir totaliter laiklik meselesi, aslında bu dilin sahiplerini nasıl tedavi ederizi düşünmenin de vaktidir.

http://www.derindusunce.org/2013/06/18/derin-nefret/