• 23.11.2013 00:00

 İnsanı “Eşref-i Mahlûkat” yaratılmışların en şereflisi olarak yaratan Allah, sözümün ilk kendine nefsime olduğunun şahididir. Bundan müteşekkil dökeceğimin derdim içerisindeki sitemimin tepeden ve kendini bundan münezzeh kılmış bir halde anlaşılmamasını dilerim.

Hz. Âdem’in başlattığı Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa zikredemeyeceğim çok sayıda peygamberin devam ettirdiği bir olan Allah’a ve hakka davetinin son tebliğcisi Rasulullah Efendimizin, miladi 610 senesinde tebliğ etmesiyle başlayan İslam, gerek İslam’ı kabul edenlerin gerekse İslam’ı kabul etmeyenlerin yaklaşık 14 asırdır merkezi Allah, yöntemi Kur’an-ı Kerim olan bir dünya tasavvuruna davettir. O davet içerisinde kulun Allah ile ilişkisi, kulun kul ile ilişkisi yani bu dünyadaki ahvali, aynı zamanda ebedi mekânımız ahiret yurdundaki yerimizi belirleyecek yegâne unsurdur. Özetle, bu “geçici” dünyadaki duruşumuz, “kalıcı” dünyamızdaki durumumuzun belirleyicisidir. Buradan hareketle her hareketimizin bir “hesabı” mevcuttur.

Tek bir İslam olmasına rağmen İslam’ın yayıldığı coğrafyalarda özü değişmemiş olsa da İslam’ın farklı formlarını görmek mümkündür. Bu nedenle Türkiye içerisinde İslam’ın vücûd bulmuş hali bir Müslüman Türkiyeli ile Afgan bir Müslümanın İslam ile tanışma öyküsü, İslam ile yaşama şekli birbirinde farklıdır. Misal; bugün Türkiye’de cihad dediğimiz ülkü “yalnızca” kalem ile mümkün olabilirken, ülkesi işgal edilmiş bir Afgan’ın cihadı “seçeneksizlikten” silah ile olabilmektedir. Yahut ana kaynak Kur’an-ı Kerim’e dile hâkim olduğundan aşina olan, toplumsal olarak kadim geleneğine sıkıca bağlı bir Arap ile bir Endonezyalının Kur’an ile ilişkisi farklıdır. Buradan gâye hangimizin İslam’ı en doğru şekilde yaşadığıyla ilgili bir değerlendirme değil kısmen farklılıkları olan Müslümanların gayet olağan bir durumu yaşadıklarını izahtır. Gerek İbn Haldûn’un dindarlık başlığında kullandığı “asabiye” (bir anlamda kabilecilik) ve dindarlığı tanımlarken ayrıma gittiği “bedevi ve hadari” dindarlığı tanımlamaları, gerek Hiebert’in kullandığı “folk din”[1] gibi tanımlar bu temel farklılıkların sonucunda oluşan tanımlamalardır. Ve bize hem mevcudu hem de sonucu resmetmesi bakımında ehemmiyetlidir.

Türkiye özelindeki İslam serüvenine gelecek olursak… Türklerin yahut daha doğru ifadeyle Orta Asya’daki halkların İslam ile tanışması göçebe halde yaşar iken başlamış, Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük bir imparatorluk döneminde devam etmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla baskılanmasına, ötelenmesine, “Cumhuriyet’in ilanından itibaren, daha çok kırsal kesimle ve daha genel anlamda da alt tabakalarla özdeşleştirilmesine”[2] rağmen devam etmiş ve bir cevap üretmeye varmıştır. Özellikle “laik Türkiye” emellerinin gerçekleştirilmesi arzusundakiler, Osmanlı ile Türkiye arasını koparmak için en kadim bağ olan İslam’ı hedef almışlar ancak İstiklâl Mahkemeleri, laik anayasalar, dikta rejimleri, Müslüman ülkeler-rejimler ile bağları koparma gibi uygulamalar ile hayatın bir köşesine atmaya çalıştıkları dini bir köşeye atmayı başaramamışlardır. Başaramadıkları gibi Müslümanların bu türlü türlü baskıya rağmen bir direnç geliştirmesini -tümden olmasa da kısmen- sağlamışlardır. Peki, şimdi bu mücadelenin mücadele edenleri nerede? Yahut biz neredeyiz?

Türkiye’deki Müslümanlara en ağır kayıp verdirilen tarih ne deseler 28 Şubat 1997’dir derdim. Zira bizim kaybetmeye başladığımız tarih budur. Biz 28 Şubat’ta üniversitelerden, iş yerlerimizden atıldığımız için kaybetmedik. Biz 28 Şubat’ta bankalarımız hortumlandığı için de kaybetmedik. Biz 28 Şubat’ta seçilmiş bir hükumet düşürüldüğü için kaybetmedik. Biz 28 Şubat’ta kimliğimiz eritildiği için, normalleştiğimiz, hayretimizi kaybettiğimiz, bu imtihanı veremediğimiz için kaybettik. Biz bizi ayakta tutan o ruhu kaybettik.

Biraz daha açacak olursam… Türkiye’deki Müslüman dindarlarının 28 Şubat’ta iki seçeneği vardı; ya sistem içerisinde var olabilmek için sistemin buyruklarına uymak ve o buyruklar içerisinde kimliğini korumak ve ne pahasına olursa olsun kimliğinden ve duruşundan ödün vermemek. Sistem içerisinde var olabilmek için sistemin gereğine uyanlar kaybetmeyeceklerini sandıkları kimliklerini parça parça kaybettiler. Her gün okul veya işyeri kapısında başını açan kadın aslında her gün kimliğinden bir parçayı o kapıda bıraktı; yaşadığı ortamda “dindar kimliğini aşikâr” kıldığında ortamın ötekisi olmakla yüzleşmemek için öz kimliğini, sakladıkça saklayan erkeğin kimliği parça parça eridi. Sonuçta erimiş, yara almış, kimliğini kaybetmiş Müslümanlar gerçeği ile tanıştık. Tercihini sistemin buyruğuna uymamaktan yana kullananlar ise bir şekilde oyuna dâhil edilmediğinden onların mevcut varlıklarının ürünlerini “pek” göremedik. Bir kısmı derin sessizlik, bir kısmı derin öfke, bir kısmı ise tercih ettiği yolun sonuçlarıyla yüzleşmekten yana yorulduğu için “oku, bir yere gel…” telkiniyle evlat yetiştiren anne ve babalara döndüler…

Bir başka açıdan ise 28 Şubat gibi Müslüman dindarlara savaş açılan bir dönemde, Müslüman dindarların bu vuruşa karşı ayağa kalkması ve bir direnç göstermesi gerekiyordu oysa büyük çoğunluğumuz geri çekilmeyi uygun gördü zira Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yozlaşma, bir anlamda dejenerasyon, İslami açıdan da kayıplar verilmesine neden oldu. Osmanlı İmparatorluğunu Osmanlı yapan yek direnç İslam, Osmanlı’daki uygulamalarla hak durusundan uzaklaştırıldığı için bir çeşit kayıp yaşadı, henüz bu kaybın şaşkınlığını üzerinden atamayan Müslüman dindarlar, Cumhuriyetle birlikte “yok sayıldı” bu bir çeşit kompleks, bir çeşit cinnet hali yarattı. Entelektüel anlamda İslami bir damar ya az oluşturuldu ya da oluşturulamadı. İslami söylem “genellikle” “sloganist ve altı boş” bir hale geldi. Buna ek olarak kadim geleneğimiz “devletçilik”, doğrudan devlet kanalıyla Müslüman dindarlara açılan bir savaşta dindarların kadim devletleri ile karşı karşıya gelememesine neden oldu. İşte tüm bu saydığım arka plan, 28 Şubat’ta yoksun olduğumuz direncin nedeniydi.

28 Şubat’tan bu yana tam 16 yıl geçti. Bugünün Müslüman gençleri diyeceğimiz jenerasyonun zihinleri 28 Şubat kırılmasının halet-i ruhiyesi içerisinde şekillendi. Haliyle derdi, ülküsü, amacı en başta belirttiğim geçici dünya tasavvuruna dair olan Müslüman zihinler oluştu. Elbet bir yergi olarak değil naçizane tespitler olarak yazdıklarım arasında istisna sayılamayacak pırıl pırıl zihinlerin de yeşerdiğini not düşmek isterim.
Bu naçizane ifadem ile “kayıp nesil” dediğim nesil, Twitter ve Facebook gibi sosyal ağların olumsuz etkisiyle bir “yaşama ahlakı ve bir tartışma ahlakı” (Ağır bir cümle kurduğumu hissetmesem ahlaksızlığı derdim)edinince bence facianın eşiğine geldik. Somutlaştıracak olursam Huqqa gibi lüks restoranlara karşı merak, orada bulunulduğuna dair bildirimlerden tutun da, ünlü markalara ait çantalarının fotoğraflarını paylaşan bir gençlik, tartıştığında hakkaniyet, nezaket ölçüsünü kaybetmiş bir dil –ki bu gaflete ben de yer yer düşüyor, kendime baktığımda ise hayâ ediyor, yaptığımdan çok rahatsız oluyorum- Allah’ın lanetlediği alay dili, trolllük müessesesi gibi vahim realiteler ile karşılaşıyorum, karşılaşıyoruz. İşte bugün eğer olumlu yönde bir adım atmazsak, kendimize gelmezsek 28 Şubat kayıplarını dahi mumla arayacak günlere varacağız.

28 Şubat kırılması, dönemin ruhu sosyal ağlar gibi dış etkilerin bu denli etkili olması bu realitelerin “modernleştiğimiz” zamanlarda gerçekleşmesinden de kaynaklıdır. Modernizm, modernite, modern gibi kavramların birbirinden farklı tanımlamalar ve birbirinden farklı yorumlanır olduğu da vakidir. Benim zihnimde “modern” dünyevi olan, Allah ile bağını “insan ve aklı” merkeze alarak gerçekleştiren, Allah ile bağını, Allah’ın yaşam içerisindeki etkisini ikinci, üçüncü plana iten her şeydir. Bir nevi modern “… aşkından, yani gerçekte her şeyi idare eden en genel anlamıyla vahiy ile insana indirilen değişmez (müteal) ilkelerden kopmuş olan her şeydir. Bu anlamda modernizm geleneğin (din) zıddıdır.”[3]

Elbet kör bir taassup halinde “geleneğe” dokunmayalım yahut gelenek tüm anlamıyla eşittir din gibi bir şey söylemeye çalışmıyorum ancak kadim öğretilerin, modern zamanlara entegrasyonu sürecinde, bu entegrasyona mecbur olduğumuzu ancak bunu kusurlu ve modern zamanlar lehine gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum.

Dünya bize ölümün olduğunu unutturacak uyarıcılarıyla her gün ama her gün zihnimizi uyuşturuyor, o uyuşukluk halinde düşünemiyoruz, düşünemeyen insanın “derdini, kaybını” tespit etmesi mümkün mü? Ölümü unutan bir Müslümanın, Müslüman kalması mümkün mü? Yazının başına dönecek olursam İslam’ın tebliği konusunda elbet bir peygamber çabası gösterecek seviyede değiliz ancak onların evlatlarıyla, babalarıyla, eşleriyle, kavimleriyle, yaşadıkları dönemin azgınlarıyla, küfürle, şirkle, dünya ile imtihan edildiği, bizlerin ise bu devirde hemen hemen aynı imtihanlardan geçtiğimiz bir gerçek. Bizi birbirimizden ayıran şey onların imtihanlarını verebilmesi, bizlerin imtihanlar içerisinde boğulmasıdır. “Ama onlar peygamberdi…” nidâsı işitir gibiyim o halde bizler gibi dünya imtihanına tâbi olmuş insanlara bakalım; Mısır’daki darbeye karşı düzenlediğimiz eylemlerinde şiirini okuduğumuz Seyyid Kutub, kapitalizmi eleştirdiğimizde sarıldığımız Ali Seriati, posterlerini taşıdığımız Hasan el-Benna, yakın zamanda vefatı yıl dönümü münasebetiyle andığımız Aliya İzzet Begoviç, bir direnişin adı MalkomX, Risâleler’inden ahlâk edindiğimiz Üstad Said Nursi, talebesi olduğunu iddia ettiğimiz Fethullah Gülen Hoca Efendi, eserlerinden feyz aldığımız Abdülkâdir Geylani, Mesnevi’sini tüketme çabasından öteye geçemediğimiz Mevlanâ, hocamız olduğunu iddia ettiğimiz Mahmud Esad Coşan Hoca… nice adını sayamadığım önderlerimiz de bizler gibi insandı, hepsinin kendi devrinde bizler gibi yüzleştiği birçok imtihan mevcuttu, onlar bu imtihanları okuyarak, öğrenerek, öğreterek, çalışarak, zühd ve takva hayatından ödün vermeden geçtiler. Kendilerini canları pahasına o yola adadılar. Bugün birer “hayta mirasyedi” havasında adlarını dilimizden başka bir yerde yani olması gerektiği gibi hayatımızda göremediğimiz bu muteber zâtlar gibi olamayız belki ama en azından onların sırf çabalarına karşı mahcubiyetten dahi bile birer adım atmalıyız.

Bu adımlar yeri gelir bir dil öğrenmek olur, yeri gelir öğretmek olur. Bu adımlar yeri gelir fitne anında susmak olur, yeri gelir sana susmanı telkin eden tüm uyarıcılara karşı haykırmak olur. Bu adımlar yeri gelir büyük bir yatırım yapmak olur, yeri gelir “içinde faiz olan habis işten rızkımı kazanmam” diyen bir dirençle banka memurluğundan istifa etmek olur. Yeri gelir bir mücahid edasıyla kükremek olur, yeri gelir bir derviş edasıyla sükût etmek olur. Bu adımlar yeri gelir okumak olur, yeri gelir yazmak olur. Bu adımlar yeri gelir sinema gibi etkili bir alanda bir etki oluşturmak için günde iki film izlemek olur, yeri gelir ben talebeyim, dizi-film bana haram diyerek ondan yüz çevirmek olur, yeri gelir en mükellef sofrada oturup bir lokmadan fazlasını yememek olur, yeri gelir ben israfın ayyuka çıktığı sofraya oturmam demek olur… Olur, olur… Bu, bu dünyanın geçici bir heves, kalıcı ahiret yurdunun inşasını sağlayan bir ön çalışma olduğunu asla ve asla unutmamakla mümkün olur.

Peki, benim bu derdimle dertlenenler nerede, bu gibi dertlerin var olduğundan bîhaber yasayanlar nerede, kaybın neresindeyiz, sahi biz neredeyiz?

İslam ve Müslümanlar dün de bugün de kendisine doğrultulmuş her tür silahın karşısında öyle ya da böyle bir savunma savaşı veriyor. Dün o silahlar daha belirgin, düşman daha netti, bugün de devam eden saldırılar olduğu bir gerçek ama en azından aynı tonda değil. Misal; 28 Şubat kararları halen yer yer geçerli olsa da, 28 Şubatçıların ruhu halen karşımızda dursa da, o günlerden daha iyi durumdayız.Düşman etkili silahlarını kaybetmiş durumda, biz artık kendi nefsimizle baş başayız, o kadim düşmanı kısmen saf dışı bırakıp kendi nefsimizde mi boğulacağız? “Hayır!” diyorsanız, neredesiniz, sahi bu amacın neresindeyiz?

Cemile Bayraktar

_______________________

[1] Hiebert, et all. 1999:75
[2] Ali Murat Yel / “Türk İslamı” İslamiyât Dergisi – 2002
[3] Seyyid Hüseyin Nasr/ 

http://www.magrib.org/neredesiniz-neredeyiz/