• 19.04.2014 00:00

 Müfessirimiz Alûsi Allah'ın hidayet vermesi bahsinin geçtiği ayetle ilgili der ki: "Yaratılış itibari ile kafirlerin kendi elleriyle yaptıkları (isyan) mühürlenmelerine sebep olan âyette belirtildiği gibi küfürleri nedeniyledir. Ve kişinin kalbinin, duymasının ve görmesinin mühürlenmesine sebep olan kişinin küfrüdür ve kendi eliyle yaptıklarıdır. Ve bu kınanmaya sebep olan gerçek şu ki; kafirlerin kendi kendilerine edip bulduklarıdır."

Müfessirimiz Beydavi Allah'ın hidayet vermesi bahsinin geçtiği ayetle ilgili der ki: "Ayette mühürlemekten maksat, mühürleme ve kapama değildir zira ortada bir mühürleme ve kapama yoktur. Bu ikisinden maksat şudur: Onların nefislerinde öyle bir şey meydana gelmiştir ki, onları küfrü ve günahı sevmeye götürmüştür. Bu da azgınlıkları ve yüz çevirmeleri nedeniyledir. Ki bu da Nisa Suresi 155. ayette çok net bir şekilde belirtilmiştir."

Ruhu'l-Beyan tefsirinin yazarı Bursevi de der ki: "Mühürden maksat, üzerine mühür basılan şeyin kontrol altında olduğuna işarettir. Burada demek istenen de kafirlerin, küfrü güzel gördüğü ve bunda ısrarcı olduğudur. Durum böyle olunca artık hiçbir şey kalpleri üzerinde etkili olamaz. O kalplere hiçbir zaman hak giremez. Yani kalplerinin ve kulaklarının mühürlenmesi kendi tercihleri sonucudur.

Kulaklardan önce kalplerinin mühürlenmesinin ele alınmasından maksat, kalbin imanı kabullenmemekte temel unsur olmasındandır. Hakkı anlamak kalp, kulak ve gözler ile mümkün olduğundan hakkın hitabından yüz çevirenlerin kalp, kulak ve gözlerinden bahsedilmiştir.

Bu âyet-i kerimelerde mühürledi, gafil olmak ve kalb katılaşmak fiillerinin Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmesi, kulun irâde-i cüz'iyesine aykırı değildir. Bilakis irâde-i cüziyyeyi isbat etmektedir. Bunlar, mümkinâtın esrarı ile Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmesi cihetindendir. Allah kalblerini mühürledi, denilmesinin sebebi bunlar, Cenâb-ı Allah'ın kudretiyle meydana geldikleri için Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmişlerdir. Yoksa kalblerinin mühürlenmesine sebeb olan onların kendi küfür ve iftiralarıdır."

İbn Kesîr ise tefsirinde ayetle ilgili der ki: "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir yani damgalamıştır. Katâde bu âyet konusunda der ki; şeytân onları doğru yoldan çıkarttı ve onlar da şeytâna itaat ettiler. Bunun üzerine Allah onların kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde koydu. Onlar hidâyeti görmezler, duymazlar, anlamazlar ve düşünmezler.

Sonra İbn Cerîr der ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle haber verdi: Gü¬nahlar ard arda gelince kalbi kapatır. Günah onu kapatınca Allah ta¬rafından mühürleme ve damgalama gelir. Bu takdirde îmân kalbe gi¬recek yol bulamadığı gibi küfürden kurtaracak bir kurtarıcı da bula¬maz."

Fahruddin Er-Razi /Tefsir-i Kebir 'Mefatihu'l Gayb'da der ki: "Kâfir kimseler, Allah'ın delilleriyle hidayete ermeyi bırakıp, yüz çevirip, hatta bu iş onların bir huyu ve seciyyesi haline gelince, onların bu durumu bir şeyden men olunan ve bir şeyden alıkonulan kimselerin durumuna ben¬zetilmiştir. Onların gözleri hususunda da, aynı durum, söz konusudur; san¬ki, hiçbir şey görmeyecek şekilde gözleri örtülmüştür. Onların kulaklarında da sanki bir ağırlık vardır da, Kur'ân'ın zikri oraya ulaşamaz.. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmiştir, çünkü bu sıfatlar, o kişide kökleşmesi ve iyice yerleşmesi sebebiyle, yaratılıştan gelen bir şeymiş gibi kabul edilmiş¬tir. Bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hakk:

"Hayır, doğrusu Allah, küfürleri yüzünden kalblerini mühürlemişttr " (Ni¬sa, 155).

"Hayır, doğrusu onların kazandıkları şeyler kalblerini istila etmiştir " (Mu-taffifîn. 14).

"Bunun üzerine de Allah bunun neticesini kalblerinde kendisiyle karşı¬laşacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı " (Tevbe, 77) buyurmuştur.

Müfessirimiz Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da der ki: "Kur'ân'ın hikmeti ve İslâmî esaslara göre ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, "aklî zaruret yoktur" diye de bahsederler. Cebir (zorlama) ve icâb (gerekli kılma), iradenin ve yaratmanın eseridir. Allah'ın, önden veya sondan bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur, ne de bilinen yapılmaya mecburdur. İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e, güçle beraber bir de yaratmaya bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde iradeye bağlanmayan ilimler ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış nice iradeler buluruz. Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç, yaratma bir grup sıfatlardır. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bilmiş olması da zorla yaptırmış olması demek değildir. Ve Allah Teâlâ mühürü, ikinci huyu kulun istemesinden ve bahsettiği gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif nihayet geçici ve değişken bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün ve hem olagelendir. Ve öyle olması yakışır. Özetle kader, zorlama değildir. Bunlar, Allah bildiği için kâfir olmamış, kâfir olduklarından ve olacaklarından dolayı Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin mânâsı düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır."

Son olarak Diyanet İşleri Başkanlığı/ Kur'an Yolu Tefsiri'nde de denilir ki: "Kur'an'da insanların doğru yoldan sapmaları veya doğru yolu bulmaları, bunlardan birini tercih etmeleri sonucu oluşan mühürleme Allah'a nispet edilmektedir. Allah adalet ve ilim sahibi olduğundan O'nun hem bu fiili bizzat kendisinin yapması sonucunda kulunu cezalandırması mümkün olamaz. Keza birçok ayette insanın hür iradeye sahip olduğu belirtilmektedir. Ehli Sünnet Âlimleri konuya ilgili olarak; 'Kader Allah'ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kaza ise tüm yaratılmışlar aleminde kaderin icrasıdır. Allah kulların ne yapacağını ezelde bildiğinden O'nun o alandaki kader ve kazası kulun hür tercihi birbirine uygun düşmüştür. Nitekim Nisa Suresi 155. ayette kafirlerin küfrü kendi tercihlerine bağlanmıştır."

Yorulduk mu, o halde bir sonraki yazıda bu yazılanları yorumlayalım.

 

Hemen belirteyim araştırdığım birçok kaynaktan sadece birkaçını burada paylaştım, oysa yaklaşık bir on müfessirin görüşlerine de bakmıştım, genel olarak hemen hemen hepsi bunlara yakındı. Yorucu olmaması için bir kısmını burada paylaşmadım.