• 10.05.2014 00:00

 Suriye'deki iç savaşın üzerinden tam üç yıl geçti. Savaşın başladığı günden itibaren 125 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetti, 2 milyon 553 Suriyeli çeşitli ülkelere göç etti. Savaşta hayatını kaybedenlerin 14 binden fazlası çocuk; 12 binden fazlası ise kadın. Yazdıklarım rakam değil insan. Ve Suriye'de saatte ortalama 6 insan öldürülüyor, rejime bağlı güçlerce...

Suriye'deki savaştan kaçan insanların büyük bir kısmı da Türkiye'ye göç etti. Erem Şentürk'ün deyimiyle "Anadolu kendi tarihini kendi kuralı üzerinden yazmaya devam etti; o insanlara kollarını açtı" Zira Anadolu gerçeği buydu.

Türkiye'de, Suriye'deki acı savaştan kaçıp gelen insanlara kollarını açan çok sayıda güzel insan olduğu kadar, o acı savaşı hükumet aleyhtarlığı ve mezhep/din üzerinden okuyarak, bir çeşit ırkçı psikoloji güderek bu insanlara tatsız muamele eden, bir de üzerine savaşın müsebbibi Beşşar Esad'ı savunanlar var, kan dökülen coğrafyaya hiç utanmadan konser vermeye gidenler bile var.

Türkiye'de dönem dönem Suriyeli misafirlerimiz için olumsuz şeyler söyleniyor, daha birkaç gün evvel Ankara'da çok acı bir olay yaşandı; bir mahallede birkaç Suriyeli genç ile Türkiyeli genç tartışmış, iki tarafında kendini haklı gördüğü bir durum, sonrasında ise maalesef Suriyeli misafirlerimizin evi taşlanmış ve ateşe verilmiş. Neresinden bakarsak bakalım çok ama çok üzücü bir durum. Suriyeli misafirlerimiz; ülkelerinde savaş çıkmış, evleri barkları yıkılmış, en yakınlarını kaybetmiş, tecavüzden işkenceye her türlü acıyı görmüş insanlar, bu insanların yer yer aşırı tutum takınmaları normal kabul edilebilir, böyle çirkin bir tepki mi verilmeli? Yahut gelen yüzlerce mülteciden az sayıda olanı yasadışı işlere bulaşabilir, ben de şahit oluyorum, zorla dilendirilen birkaç çocuk görmüşlüğüm var ama bu tüm misafirlerimiz böyle anlamına gelmiyor. Biraz hemhâl olmak gerekmez mi, o insanların halinden anlamak gerekmez mi, biz mültecilere Allah'ın helâl kıldığı coğrafyaları nasıl haram kılarız, hangi hakla?

Allah'ın insanlara helal kıldığı coğrafyayı haram kılan biri var: İsrail!

1947'de - ki olayın öncesi de var- ABD ve İngiltere'nin çeşitli desteğiyle BM, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasına zemin hazırladı. 14 Mayıs 1948'de BM paylaşım planı gereğince David Ben-Gurion İsrail Devleti'ni ilan etti. O günden bugüne İsrail Devleti, Filistinlilere huzur vermedi. Ben çocuktum, tek kanallı televizyon günlerindeki TRT haberlerinde İsrail askerlerinin Filistinli gençlerin taş atan ellerini taşla ezdiğini izliyordum, yaşımdan yorgun olduğum bugünlere geldim, İsrail hala zulme devam ediyor. Sadece Filistinlilere mi, Filistinli zeytin ağaçlarına, Filistinli bülbüllere kadar o toprağı haram ediyorlar. Diğer yandan duvarlar örüyorlar, yerleşim birimleri ihlali yapıyorlar... neresinden bakarsanız bakın bu resmen etnik temizlik!

Geçtiğimiz günlerde Filistin yönetiminde bulunan El Fetih ile Gazze yönetiminde bulunan Hamas, birlik hükumeti için bir anlaşma imzaladı. Bazıları için bu anlaşma bir adım, bir umut sayılabilir ancak ben bu anlaşmadan bir sonuç beklemiyorum zira İsrail gibi Siyonist bir rejimin, El Fetih gibi işbirlikçi bir rejimin tuttuğu dal tutanın elinde kalır; tecrübeyle sabit. İnşallah yanılırım.

İsrail, kurulduğu günden bugüne kadar Allah'ın Filistinlilere helâl kıldığı o coğrafyayı, Allah'ı referans göstererek haram kıldı. Bazıları, mevcut Filistin'de iki devlet yönetimini uygun görüyor, tamamen ayrı düşünüyorum, bunu yaparken İsraillilere helâl olan bir coğrafyayı haram kılıp, kendimle çelişmiyorum zira o toprağı zulümden çatırdatan, Gazze'yi ambargo altında tutan, elektriğini, suyunu kesen İsrail, o coğrafyayı kendi kendine haram kılmıştır. Daha evvel de yaptığı gibi.

Zaman tayin edemem zira Allah'ın yegâne tasarruf hakkı bulunan dünyadaki, insan benin zaman algısı ile Allah-ü Teâla'nın zaman tayini birbirinden farklı. Ama şunu gayet iyi biliyorum ki; bu dünyada Allah'ın helâl/haram tasarrufuna müdahil olan her kim olursa olsun oynadığı o kanun üzerinden kendisiyle oynanılacaktır. Merhamet ve vicdan öldüyse bari baki bencilliğimiz ile bizim de başımıza gelir endişesiyle, yerinden yurdundan edilen insanlara kollarımızı açalım, ellerimizi açalım, bunu en azından yarın açılmış ele muhtaç olurum ihtimali nedeniyle yapalım, olmaz mı?