Cemile BAYRAKTAR
Cemile BAYRAKTAR

Gazete: Yeni Şafak Gazetesi

"Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır"

  • 16.05.2014 00:00

 Acıyı yazmak zor zanaat, acıyana bakınca susmak daha efdâl… Acıyı yazmak zor zanaat, acıyandan utanmanın ağırlığı da bir acı aslında… Acıyı yazmak zor zanaat, yazdım mı? Asla! Bunu yazmadım say!

Babamı daha yeni Samsun'a uğurlamıştım, ardından arkadaşımla konuşurken, oturduğu koltuğa bakıp da nasıl da boş kaldı derken ağlamaya başladım, oysa -nasipse elbet-tekrar görebileceğim bir yere uğurlamıştım, birkaç gün misafirliğiyle doldurduğu evimdeki boşluğu yetmişti canımı acıtmaya. Soma'daki acımızın haberini alır almaz istem dışı o koltuğa baktım öylece, kaç kişi hayatını kaybetti bilmiyorduk, kaç çocuk babasız; kaç ana evlatsız; kaç ev, kaç koltuk boş kalacak diye düşündüm... Kaç?

Günlerdir haberleri ve gündemi kaldırabildiğim kadarıyla takip ettim, uzman görüşü, çeşitli açıklamalar, acıdan fırsatçılık devşirmeler, acıyı anlayamayanlar... Hatta bugünkü yazım için birkaç yerle görüştüm, detaylı bilgi alayım, köşemde paylaşayım istedim, serde öyle ya da böyle "haber verme" pozisyonu var... Derken; uydurma haberler, acısı varmış gibi sosyal ağlarda katil ilan edip, on dakika sonra bir yerde yediği yemeğin fotoğrafını paylaşanlar, cinnet dili seçenler... Hepsi bana normal geldi, "acı"nın böyle bir etkisi var, dozajı arttırabiliyor, dili şaşabiliyor, hiçbir toplum tümüyle kâmil insanlardan müteşekkil değil, cinnet anları bu anlar, bu aslında insan olduğumuzun da kanıtı. Bu acıyı yaşayan da olacak, bu acıdan kendine bir yaşam aramaya çalışan da...

Ben tüm uzman görüşü ve açıklamaları ve söylemleri iptal ederek içimden geleni yazmak istedim, yazılmıyordu da aynı zamanda… Acının cinnet hali olduğu kadar birleştirici bir yanı da var zira bu acı ucundan bucağına hepimizin acısı, hep birlikte bir daha olmaması yönünde gayret göstererek geçeceğiz bu yolu, en azından temennim bu.

Acının insanda etkisi türlü türlü, ben karşımda o boş kalan koltuğa bakarak, evlerinin direği babaları artık evlerinde olmayan o kardeşlerimin acısı karşısında yazacak bir şey bulamıyorum, acı susturuyor insanı, utanıyorum yazmaya ve susuyorum, annemle oturup Kur'an okumak en azından şimdilik daha makûl gibi geliyor bana... Somalı ailelere yardım için seferber olan sivil toplum kuruluşlarına destek vermek daha makûl geliyor. Bununla sınırlı değil elbet, acının tazeliğinden bu sükûnet yoksa elbet bir daha olmaması ve olmasına sebebiyet verilmesi üzerinden daha konuşacak çok şey var. Toplumun vicdanını rahatlatmak elzem, toplumun vicdanını körükleyen dillere fırsat vermeden, en seri şekilde... Çünkü "Kalmamalı bu silinmez yaşamak suçu üzerimizde"

Soma üzerinden cinnet ve fırsat dolu yorumlar okuduk, bu abartı yorumlar oldukça yoğun bir şekilde dolaşıma girdi, bunların yazılıyor olmasına çok olumsuz tepkiler geldi, bu tip cinnet halleri az; cinnet hallerine tepki çoktu. Ben o tepki üzerinden okudum toplumun tavrını, cinnet halini kınayan bir çoğunluk vardı, bu her açıdan olumlu bir şey, bilmem fark edeniniz var mı?

Bir başka açıdan acıyı nasıl karşıladığımız da mühim; kader deyip de geçer miyiz, yoksa tümden geçer miyiz, yoksa oturup hak ettiği kadar o acıyı yaşar mıyız? Birkaç yıl evvel, acı bir haber almıştım, çok da dokunmuştu yüreğime, ağladım, ağladım, ağladım… Babaannem de artık ağlamama dayanamadı ve "Ağlama yavrum, kader, onun da ömrü o kadarmış" dedi. Yapabileceğim bir şey yok ama insanlık namına o acıyı hissetmem lazım öyle değil mi? Hissedelim. Ve kader, dedi. Kader… Kader öyle mi, geçtiğimiz haftalar da bu köşede üç bölüm halinde yazdım kaderin ne olduğunu... "Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır"

Herkes bir diğerini suçlamak konusunda mahir, sorsan hepimiz işini en iyi şekilde yapan insanlarızdır, acaba öyle mi? Sedyeye çizmelerinin karası sürülmesin isteyen o yiğidin peşindeydi tüm basın, işini en iyi şekilde yaptığı için orada kalan o yiğit… Ömründe bir kez yaralanınca; yılda bir kez Ramazan ayında 'Yerin altında oruç açan cefakâr işçilerimiz' diye haber mahiyetinde aranan, onun dışında adı anılmayan o yiğitler… Ben dahil yalnızca 'yaralanınca' kıymetli olan emekçilerimizi anıyorsak, o utanç biraz biz medya mensuplarını da sarsın! Az da biz utanalım; utanıyorum.

Allah, canı yanan tüm kardeşlerimize sabır versin, bu acı bir daha yaşanmasın ki yaşansın, yaşanılabilinsin.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.