• 14.06.2014 00:00

 Başörtülü kadınlara yönelik olarak çıkartılacak, "Stil Sahibi Kadının Dergisi' sloganıyla yayına başlayan Âlâ dergisinin bu garabet icraatlarını duyduğumda gerçek değildir diye düşünmüştüm. Maalesef gerçekmiş, çok geçmeden dergiyi bir arkadaşımın elinde görünce anladım. Zaman sonra bir haber daha okudum, bu kez bir Zaytung haberdir falan diye düşündüm, öyle ya gerçek olamaz, yani mümkün mü? Ama o da doğruymuş maalesef; dergi dansözlü falan bir kızlar partisi yapıyor, biletleri yüksek fiyatlı, konserli, cıstaklı, havalı bir şeyler işte... Bir yanımızda Suriye savaşı, öteki yanımızda Orta Afrika'daki katliamlar, mübarek üç aylar içerisinde tüm Müslümanlar gönül yangını içindeyken "Yaza merhaba partisi..."

Gerçekten aklım almıyor, hadi bu dergi içinden birkaç kişi bunu önerdi de o dergide bir tane çalışan da çıkıp "Ne yapıyoruz?" demedi mi, bu kadar mı büyük kaybımız?

Kimseyi rencide etmek, gönül kırıcı konuşmak, yazmak istemem elbet... Neyse gereken tepki verildi, dergi bu nahoş organizasyondan vazgeçti... Buraya kadar tamam ama ben hala diğer kısımda takıldım kaldım: Hadi bu dergi içinden birkaç kişi bunu önerdi de o dergide bir tane çalışan da çıkıp "Ne yapıyoruz?" demedi mi? Bize ne olmuş böyle?

Modanın sanatla ilgisi olduğunu düşünmüyorum, Müslüman bir zihin olarak sanatın bendeki tanımı çok daha özel bir noktayı işaret ediyor: Ruh ve estetik... Modayla ilgili kapitalizm klişelerine de girecek değilim, düzenli takip eden varsa salı günkü yazımda bugün için estetik üzerine bir şeyler yazmaya çalışacağımı belirtmiştim. Bu dergi ve tuhaf icraatları sonrası estetik ve sanat ruhunun eksikliğinin artık aşkın bir boyut aldığını bir kez daha görmüş oldum.

İslam coğrafyalarında sanat daha çok tasavvufi bir arka planla, taklitten, cisimleştirmeden, antropomorfizmden uzak, somut değil tam aksi soyut, uhrevi, kulun kulluğunu simgeleyecek şekilde ilerlemiştir. Müslüman sanatçı, sanatını da kulluğundan ayırmamıştır. Ağırlıklı olarak sanat zaten ibadet mekanı camiiler; hat sanatıyla Allah'ın kelamı Kuran-ı Kerim yazısı üzerinde yoğunlaşmıştır. Musikide de böyle, ruha ruha, insanın içine içine usul usul bir yöneliş vardır. Adeta dünyada kaybolmuş insanın kendisini bulması adına bir pusuladır tüm bu uğraş. Biri bir nağmede yakalar insanı, biri bir "vav" kıvrımında, biri kocaman bir ahşap kapı önünde, kimi cumbalı bir evin mahremi kollayan korkuluklarında, iç avlularında... Ebediyeti ifade eden mabedin taştan yapılmasına mukabil geçici ikamet dediği evini ahşaptan yapan, camiye cephe evi haddini bilsin diye pencerelerini küçük yapan bir ruh inşa edilir ve o ruh hem insanın "güzele" arzusunu tatmin eder, hem de o insanı mahremden, edebe kadar her alanda kaybolmasına imkan vermeden kollar, korur. Mirasçısı olduğumuz bu sanat, tarihle koparılan bağımızla birlik iliklerimizden sökülmüştür. Dil ile, harf ile, giyim kuşam ile sökülmüştür, sökülüp atılmıştır. Artık biz o kayıplar olarak arıyor da duruyoruz...

İnsanın güzele doğal bir meyli var, güzeli görmeye de, güzel olmaya da, güzeli olmaya da meyyali var insanın, fıtratı bu, mayasına işlemiş Allah. Estetikten en uzak insan bile o mayadaki içten içe arayışı duyar içinde, o arayış arzu ettiği şeyle buluşursa işte orada incelir insan, güzelleşir, edeplenir, güzelleştirir, arzu edilen de budur. Ama serzeniş bastırılır yahut olması gereken ile dindirilmezse, yönlendirilirse o iç huzursuzluk hali çirkinleştirir insanı, ruha eziyet eder, edepten, mahremden, kendine has "özel"den uzaklaşır insan zira artık kendi iç sesini duymayan, bastıran insan, dış sesin dinleyicisi olmuştur bu ise onu istem dışı yönlendirir de kaybolur insan; bugün olduğu gibi... Anlattığım aslında kayıp insanın hikayesi...

Parlak renkler, çılgınca alışveriş, pahalı zevkler, yüksek dozaj eğlence anlayışı, yüksek topuklar, büyük güneş gözlükleri, mahremini kaybetmiş perdeleri ardına kadar açık evler ve sükuneti kaybetmiş meskenler, büyük arabalar, iri ve parlak taşlar, yapma çiçekler, otele tıkılarak yapılan tatiller... bunlar bana hep insanın güzeli arayan o iç sesini bastırmak için gözlerini kaydırıp, kendini yönelttiği illüzyonlar gibi geliyor... Ondan sonrası ise yolun sonu 'feyşın partilere' varıyor, varır, o yol buraya çıkar!

Bir de bunları yazarken çok yakın zamana kadar bu ülkenin kadınlarının evleri geliyor aklıma; beyaz incecik dantelli çarşafları, ütülü sade brode perdeleri, bir süre uzunca dalga geçtiğimiz televizyon üzerine serdikleri hepsi incecik tığ işinden mamül örtüleri, başörtülerinin kenarını süsleyen zarif iğne oyaları, çiçeklerinde içimizin açıldığı kanaviçe yastıkları, evlerinde çocuklarına atkı ördükleri günler... Akşam ezanıyla perdelerin mahremi korumak için örtüldüğü o evler geliyor aklıma... İstemsizce geliyor hepsi gözümün önüne, gözüm onları arıyor, çünkü bugün baktığımda tüm bu şatafat gözümü yoruyor. Bence senin de gözlerin bunu arıyor, sen de içindeki o naif sesi duymak istiyorsun, buna muhtaçsın, tüketmekten yoruldun, öyle değil mi? Öyle, istersen kendine sor!