• 17.06.2014 00:00

 uma akşamı, İstanbul'dan kıymetli bir kardeşim ve Ankara'dan misafir kıymetli bir arkadaşımla Fatih'te çay içiyor, sohbet ediyoruz. Mevzu derin; IŞİD, biz sohbet arasında buna değinmekle yetiniyoruz, konuştuklarımız içimizi karartıyor, oturduğumuz mekândan kalkıp, daha sakin bir yere geçiyoruz, zaten nargile kokusu da midemi bulandırıyor...

Ben İstanbul'daki toplu taşımadaki itiş kakıştan şikayet ediyorum, kabalığı sevmediğimden ötürü bu itiş kakışa şahit olmaktan rahatsızlığımı dile getiriyorum, karşımdan itiraz geliyor, o iten kakanı savunuyor, hayatı zor, maaşı az, belki mutlu değil, diyor, biraz elit olmakla itham ediliyorum... İkna edemiyor tabi beni... Sonra -af edersiniz- sokağa tüküren insanların çirkinliğinden anlatmaya başlıyorum, bu boyutu daha büyük bir kabalık, elbette buna kimseden itiraz gelmiyor. Böylece sıralıyorum sokaktaki insanın muhatap olduğu çirkinlikleri, değiştirmeye gücüm olmadığını bilerek. Bu bende ciddi olumsuz etki bırakıyor, sokağın üzerimdeki kaba saba baskısına muhatap olmanın rahatsızlığını çözüm bulamamanın rahatsızlığı katlıyor maalesef...

Bir başka gün bir başka saate bir başka arkadaş grubuyla konuşuyoruz, konular derinleşiyor, sokakta muhatap olduğumuz grup gibi değil, sokağa tükürmediklerinden eminim, toplu taşıma kullanmadıklarından kendilerini bir metrobüs kuyruğunda görmek mümkün değil, o kuyrukta nasıl bir potansiyel çıkartılar bilmiyorum doğrusu... Oysa mutsuz değiliz, maaşımız falan var, hayatımız kolay... Ama birbirimizi dilediğimiz saat arayamıyoruz, telefonu açınca ilk cümlemiz "Müsait misin?" oluyor, öyle ya, çok yoğunuz dünyayı falan kurtarıyoruz! "Rahatsız etmedim ya seni.." diye devam ediyoruz, hepimiz her şeyi biliyoruz. Birbirimizi statümüz ölçüsünde dikkate alıyoruz, kürkümüz yiyor, biz bakıyoruz, zaten kaç ay üzerine türlü telaşımızdan ancak bir araya gelebilmişiz, kimse birbirine "Halin nedir?" diye sormuyor, herkes bir telaş, zekâsını ve bilgisini ortaya koymanın derdine düşüyor... İşte tam burada nargile olmamasına rağmen benim midem bulanıyor. Midemiz bulanıyor...

Senin de bulanıyor, senin de arkadaşların var bu tipte... Yan sırada, arka masada, üst katta, kuaförde, veli toplantısında, yurtta, iş yerinde her yerde bunlar... Sende de var bunlardan, dilediğinde arayamadığın, gözünde küçük düşerim diye derdini anlatamadığın, sokağa tükürmeyen, itip kakmayan bu nezih insanlardan sende de var, onlara arkadaşım diyorsun, onları seviyorsun, onlar da seni... Senden çok statünü... Böyle ikiyüzlü ilişkilerin var, ilişkilerimiz var. Bunlarla yaşıyoruz biz, uzaklaşmanın adı "nezaket" oluyor. Dostluk ve paylaşım olmuyor, öyle kuru gürültü samimiyetsiz ilişkiler yumağı... İşte tam burada samimiyeti kaybediyoruz, kendimize yalan söylemekle başlıyoruz, ilk kendimizden uzaklaşıyoruz, sonra yanımızdakinden uzaklaşmak daha kolay oluyor... Nargile kokusu yok ama benim midem bulanıyor...

Sokaktakileri tanımıyoruz ama bunları tanıyoruz, alıp hayatımıza sokuyoruz, sokağa tükürmeseler de insanlığımıza tükürüyor; samimiyetimizi itip kakıyorlar, onlarla oldukça bu çirkinliklerin hepsi bize de siniyor onlar gibi oluyoruz. Zavallılar, onları yüceltip övmedikçe memnun olmuyorlar, illa cilalamamızı bekliyorlar çünkü her gün daha da paslanıyorlar. Samimiyetimizi böylece kaybediyoruz, oysa ben insanlık adına bundan daha büyük bir kazanç bilmiyordum.

Cuma akşamı sohbetine geri dönüyorum, o kıymetli kardeşimin mütevazı ve samimi halleri geliyor aklıma, 'kaybetmedik' umuduna düşüyorum, Ankara'dan gelen arkadaşımın kendi dışında birçok kişi için kullandığı güzel cümlelere bakıyorum, bildiği onca şeye rağmen seçtiği kelimelerdeki sadelik samimiyetin halen var olduğuna delil oluyor. Yorgun bir günün akşamında çalan telefonu meşgule alıyorum, ben değerli değilim ama Allah'ın beni yaratıp, beni bana teslim etmesi değerli bir şey, bundan ötürü kendime iyi bakmam gerekiyor, sana da iyi bakmam gerekiyor, o yüzden yazıyorum bu yazıyı… O telefonu meşgule alıyorum, şu saniyeden itibaren samimi olmayan bir şey görmek istemiyorum, sana da tavsiye ediyorum. Cuma günü yazdığım yazının devamı say; bence senin de yüreciğin bunu arıyor, sen de samimi bir ses duymak istiyorsun, buna muhtaçsın, tükenmekten yoruldun, öyle değil mi? Öyle, istersen kendine sor!