• 25.07.2014 00:00

 Gülen Cemaati hepimizin bildiği üzere İslam dinini merkeze aldığını iddia edip, söylemini İslam üzerinden oluşturan bir cemaat. Bu dışarıdan yapılan bir tanımlama değil bilakis içeriden iddia edilen bir tanımlama. Hal böyle olunca evveliyatı olmakla birlikte son dönem türlü iddialar ile gündeme gelen Gülen Cemaati'nin iddiası ve uygulaması arasındaki farklar dikkat çekiyor.

Kur'an-ı Kerim bize Allah'ın kelamının tahrif edilmediği ve tahrif edilemeyeceği bilgisini veriyor. Aynı Kur'an-ı Kerim, İncil ve Tevrat'ın tahrifinden de bahsediyor. Hicr Suresi, 9. ayette Allah buyuruyor: "Hiç şüphe yok ki, Kur'an'ı biz indirdik ve muhakkak ki onu, tahrif ile tebdilden (değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız." Bu ayetin vaadi ve müjdesi ışığında Kur'an-ı Kerim'in tahrif edilemeyeceğini, lafzına dokunulamayacağını öğreniyoruz. Lafızda bir tahrif söz konusu olamaz ancak uygulamada bir tahrif söz konusu olabilir mi? Kur'an-ı Kerim'i pusula edindiğini iddia eden ancak onun dışında, ona aykırı hareket eden bir yapı oluşturulabilir mi?

Geçtiğimiz günlerde "Fethullah Gülen'in Dini Söyleminin Eleştirisi" adında bir kitap yayınlandı. Kitap içerisinde Türkiye'nin hemen hemen her kesiminden kalemin Cemaat'e yönelik görüşleri bulunuyor. Cemaat üzerine düşünmeye sevk eden makaleler ve röportajlardan oluşan eserde mühim nokta salt siyasi bir eleştiri değil, kitapta Gülen Cemaati'nin "dini" yönüne yönelik eleştiriler de bulunuyor.

Bir İslam coğrafyasında avamından havasına -ki sık sık eleştiri yönelttiğim ancak yer yer de hak verdiğim bir ayrım- ve yahut laik olanından sekülerine her kesimin doğru yahut yanlış bir İslam/Müslüman tanımı mevcut, bu durumda hemen hemen her kesim, iddia ile eylemin birbirini tutmadığı durumlarda bu çelişki adına bir not düşmek istiyor.

Bahsi geçen kitapta Mustafa Öztürk imzalı "Peygamber'in araçsallaştırılması ve dinlerarası diyalog" başlıklı makalede geçen Gülen ile ilgili ve Gülen'e ait ifadeler şöyle:

"Gülen bir yandan diyalog adına Hz. Peygamber'i kelime-i tevhidden hazfederken, diğer yandan diyalogu perçinlemek, bunun için de İslam ve Müslümanlık arasında izdivaç tesis etmek adına, 'Meryem [sırf ibadetle meşguliyet için] kendini ailesinden ve diğer insanlardan tecrit etmişti. Biz ona ruhumuzu (vahiy meleğimizi) gönderdik. Ruh ona eli yüzü düzgün bir erkek kılığında göründü' mealindeki Meryem suresi 17. ayeti şöyle yorumlamıştır: 'Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerimede, '... Ruhumuzu gönderdik...' diye belirtilen ruhun Cebrail olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur'an 'ruh' tabirini kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet, bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem'in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da 'Ruh'un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir.' ('Kuran'dan İdrake Yansıyanlar' Fethullah Gülen)"

Bu ifadeleri okuyan her Müslüman, bu tarifte yetersiz kalacağım çirkin iddia karşısında irkilmez mi? Yoksa Peygamber (SAS)'i bir ışık topu halinde bir kamyona bindirebilen, falanca olimpiyatlara geldiğine inanabilen bir kitle için bu İslam dışı iddia normal mi?

Yine aynı kitapta Ömer Aslan imzalı "Gülen Cemaati ve Seçilmişlik Sanrısı" başlıklı makalede Cemaat'in kalemlerine ait şu ifadeler dikkat çekiyor:

"Görebildiğimiz kadarıyla Cemaatin yukarı kademelerindeki Gülen algısı da oldukça sorunlu. Süleyman Sargın, (Zaman, 19 Ocak) 'yüce şahsiyetler türlü musibetlerle sınanırlar, ''Peygamberliğin babası' Hz. Âdem'', Hz. Nuh ve Hz. Musa (as) çeşitli imtihanlara tabi tutuldular' diyor. Daha sonra 've o gün bugündür yüce kâmetlerin imtihanı hiç bitmedi' diyerek son dönemde olan biteni de günümüzün yüce kametlerinden saydığı Gülen'in imtihanı olarak bu açıdan değerlendiriyor. (Tabii burada 'peygamberliğin babası' gibi bir ifadenin 'tevbe' gerektiren bir husus mu, yoksa 'suni hata' mı olacağını, biz 'normal'lerin sorması bile abes!) Ahmet Kurucan (Zaman, 22 Aralık 2013) ve Ekrem Dumanlı (Küre TV, 17 Ocak 2014) ise yazı ve konuşmalarında Gülen'in başına gelenleri, mezhep imamları İmam-ı Azam'ın ve İmam Hanbel'in başına gelenlerle, Kerbela'da Peygamber torunlarına yapılan zulümle karşılaştırırken hiç tereddüt etmediler. Üstelik, 'zalim' olarak kodlamaya çalıştıkları hedef isimlere karşı İslami ıstılahta en olumsuz çağrışımları içeren 'Yezid' benzeri yaftalamalarda bulunmakta hiçbir beis görmediler. Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? Yoksa Gülen Cemaati'nin 'şahs-ı manevisi' hakikatin tekelinin kendi elinde olduğuna mı inanıyor? "

Aslında bir köşe yazısına sığmayacak ancak bir ya da daha fazla sayıda kitaba konu olabilecek bu ve bunun gibi örnekler mevcut, tüm bu örneklerin işaret ettiği nokta ise şu: Bu ülkede bir takım İslami yapıları türlü gayrı hukuki girişimler üzerinden değerlendiriyor ve eleştiriyoruz sanılıyorsa bu ciddi bir hata, bu buz dağının yalnızca görünen kısmı, bizler aslında bir örnek üzerinden İslam'ın tahrifine yönelik bir girişimi konuşuyoruz, bunu dert ediniyoruz ki dert de edinmeliyiz. Seslerin yükseldiği noktada olayın "Müslümanlar arası hesaplaşma" şeklinde bilinçli olarak çarpıtılarak lanse edilmesini eleştiriyor, meselenin özünün İslam'a ve Müslümanlara yönelik bir tahrif girişimi olarak ele alınmasını gerekli buluyorum. Dikkat çekmeye çalıştığım husus budur. Bu çalışmanın önünün sık sık "Bize dokunan Allah'a dokunur" nev'inden, Allah'ı kullanarak kesilmesi girişimlerinin de meselenin ne olduğunu ortaya koyan bir ispat değeri taşıdığını düşünüyorum.