• 6.08.2014 00:00

 Bir ülke düşünün vatandaşlarının çoğu Müslüman olduğu halde, resmi ideolojisinin toplumun din anlayışına etkisi nedeniyle kısmen islamofobik bir tepki üretebilsin... Evet, evet Türkiye'den bahsediyorum.

Vaktiyle Kilise, ahiretten çok dünya ve enesi için icraatlar görmeye başlayınca toplumsal infial, Kilise'nin haklarını sınırladı, merkezden Kilise'yi kaldırıp merkeze "insanı" koydu. Hristiyanlığın üzerinde oynanılmış şeriatının son kırıntıları da, Kilise'ye karşı verilen mücadele sırasında süpürüldü, ortada laik, seküler, şeriatı olmayan, tam "bireye" göre bir din anlayışı, ortaya çıktı.

Ludwig Feuerbach, Hıristiyanlığın Özü'nde şöyle diyor:

"Din, en azından Hıristiyanlık, insanın kendisiyle kurduğu ilişkidir, veya daha doğru bir ifadeyle, kendi doğasıyla kurduğu bir ilişkidir (örneğin kendi öznel doğasıyla) ama bu ilişkiyi kendi doğasından farklı bir doğa olarak görür. İlahi varlık insan varlığından başka bir şey değildir, veya daha doğrusu, bireyin sınırlarından bağımsız, saflaştırılmış, nesnelleştirilmiş, örneğin üzerinde düşünülmüş ve başkasıymış gibi saygı gösterilmiş insan doğasıdır, ayrı bir varlıktır. İlahi doğanın tüm nitelikleri bu nedenle insan doğasının özellikleridir."

Burada Hıristiyanlığa yönelik bir eleştiri arzusunda değilim, tarihsel bir gelişimi özet halinde örneklemeye çalışıyorum.

Türkiye, Osmanlı'dan kopartılırken zaten bildiğiniz üzere bu her alanda oldu, ancak üzerinde en çok uğraşılan alan din oldu. Dine hem bir kontrol mekanizması hem de kontrol edilen bir aygıt rolü verilmek istendi, şeriatı ortadan kaldırılmış, hayatın dışına itilmiş, ihtiyaç halinde kullanılan bir harç vazifesi verildi. Uzun yıllar da bu siyaset tuttu, bu siyasetin sonucu olarak da ilk paragrafta bahsettiğim bir model oluştu.

Emperyalist ülkeler, sömürdükleri ülkelerden artık işleri bittiği için çekilirken, kalemlerle çizdikleri coğrafyalarda yönetici/eğitimci olarak dini açıdan bizim Türkiye modelimizde olduğu gibi olan, kendi anlayışları üzere bir siyaset güden, uzaktan kumandalı tiplemeler bıraktılar. Zaten o gün bugündür o coğrafyaya da bir daha huzur gelmedi.

Altını çizerek belirteyim, Türkiye bölgede kendi özelinde sömürge olmadığı için çok şükür böyle bir deneyimi olmadı, içeride bahsettiğim kırılmalar yaşanmış olsa dahi genel itibariyle bahsettiğim tipte bir deneyim yaşamadık. Daha doğrusu yaşamamıştık, Ekmeleddin İhsanoğlu'na kadar...

Daha evvel belirttim yine belirteyim, Türkiye'nin ağustos böceği formunda, tembelliği aşikar olmuş muhalefeti, durup düşünüp İhsanoğlu gibi bir adayı ortaya koyamazdı. İhsanoğlu, kendilerine emredilen paralel kesimin ve Gezi'nin bir ayağı dış odakların önerdiği isimdir, muhalefet de bu isme odaklanmıştır. İhsanoğlu, yukarıda bahsettiklerim ölçüsünde sömürülmemiş Türkiye'nin, içlerinde ukde kalmış sömürgecilerce sunulan bir isimdir zira Yeni Türkiye artık Osmanlı refleksi gösterir bir hal almıştır. (Bu Osmanlı anlayışı ayrıca konuşulacak bir konu elbet)

Franz Fanon, 1960'larda sömürülen Cezayir üzerinden bir tanım ortaya koydu: Sömürge Aydını... Ne yapar sömürge aydını? Kendini sömürene öykünür, sömürülenden uzak kaldığı müddetçe sömürüldüğünü unutur, sömürülen hissetmemek için, sömürenin varlığı potasında yer almak ister. Açıkçası bu tanım bana Ekmeleddin İhsanoğlu'nu hatırlattı. Aksi halde, rahmetli babasının sürgün edilmesinde rolü olanların adayı olarak nasıl ortaya çıkabilir? Ancak önemli bir husus var, sömürge aydınlığı isteğe bağlı bir eylemdir, ben İhsanoğlu'nda zerre istek görmüyorum, adaylık konusunda bir ülkenin tüm muhalefetinin bir araya gelerek, kendisine dikte edilen bu ismi ortaya çıkardı ama gelin görün aday bu konuda isteksiz, akıl alır gibi değil!

Hadis usulünde kendisinden hadis nakledilen kişilere rivayet eden manasında ravi denir. Ravilerin güvenilirliği mühimdir, bu konuyla ilgili cerh/tadil ilmi doğmuştur. Cerh ve tadil bir raviyi, rivayetini alıp almama konusunda liyakat açısından incelemektir. Elbet meselenin içinde "Acaba hakka mı giriyoruz, gıybet mi ediyoruz?" endişesi doğar. Bu arada bir açıklama gelir; şahısların kişiliklerine yönelik değil liyakatlerine yönelik bir eylemdir. Lütfen, 71 yaşındaki İhsanoğlu ile ilgili eleştirilerimin şahsıyla değil yetersiz liyakati ile alakalı olduğu bilinsin.

Not: Geçtiğimiz günlerde kim olduklarını bilmediğim bir grup, bir takım yazarların isimlerini vererek bir boykot çağrısı yayımlamış. Bu çağrının bir karşılığı olmamasına sevinmekle birlikte, bu tip bir hedef gösterme çalışmasının çok yanlış olduğunu, bu girişimde bulunanları da kınadığımı belirtmek isterim.