• 10.09.2014 00:00

 Türkiye'de düne kadar birçok devlet kurumunda olduğu gibi Yüksek Öğretim Kurumu'nda da asıl mesele "öğrenim-öğretim" olmaktan çok resmi ideoloji olduğundan, üniversitelerimiz Kemalizm'in torna atölyesi işlevi görmekten farksızdı. Bir grup akademisyenin darbeden ekonomiye, kadrolaşmadan fişlemeye kadar her işi gördüğü ancak akademik çalışma açısından çok az çalışmanın yapıldığı YÖK'te dünden farklı olarak bugün bariz bir iyileşmenin olduğu aşikar. Ancak yakın dönemde de Paralel Örgüt'ün musallat olduğu, adam kayırıcılığın dibine vurulan bir akademi gerçeği ortaya çıktı. Tüm bunlar yüksek öğretime ciddi zarar veredursun bu olumsuzlukların yanında çok iyi gelişmelerin de şahidi olduk.

Akademik kayıpların bu ülkenin de kaybı olduğunu kabul edersek, yeni Başbakanımız Ahmet Davutoğlu Hoca'nın da bir akademisyen olması vesilesiyle bu alanda hayırlı reformlar yapılacağına inanıyorum.

Akademi temel olarak hoca ve öğrenciden oluşuyor, akademideki bu iki unsurun ortak faaliyet dahilinde iyileştirilmesi sonuca yansır tek taraflı iyileştirmenin sonuca olumlu etkisi biraz zor...

İlk olarak manen buna paralel olarak madden iyileştirme şart...

Whatsapp, Twitter, İnstagram gençliği var elimizde, aslında 18 yaş gibi sorumluluk alma yaşı gelmiş olduğu halde genellikle ailelerin sorumluluk vermemesi sonucu, "çocukluk" hallerinden büyüme aşamasına geçememiş bir nesil onlar, bu bir kınama değil bir realite... Derste mesajlaşmayı seviyorlar ve telefonlarına yapışık yaşıyorlar, sınavda kopya çekmek ihtimali var akıllarında, hocalarından sonra sınıfa girmekten çekinmiyorlar, dersi bölme pahasına çıkmaktan da, bazı bazı sırf not için çalışıyorlar öğrenmek bir amaç olmuyor, sınavın ertesi günü tüm bildiklerini unutuyorlar... Hepsi böyle değil elbet, bir kısmın durumu bu... İlahiyat Fakültesinde görev yapan bir hocam latife ile karışık şöyle demişti: "Bazen neden sakal bırakmadığımı soruyorlar, bazı öğrencilerim sayesinde sakalıma ak düştü de o nedenle..." Çok haksız sayılmaz, zemin böyle olunca hocaların hevesinin kırıldığı da bir gerçek. Diğer yandan sorumluluk bilinci edinmiş, yaşından çok olgun bir tavırla öğrenciliğine gereken hassasiyeti gösteren öğrenci sayısı da az değil, hepsi hepimize umut oluyor bu açıdan...

Hocalara geldiğimizde yer yer blok dersler dediğimiz 1,5 bazen 2 saati bulan derslerde dersi anlatmadan geçen, anlatmadığı halde sınavlarda sorumlu tutan, derse kendi gelmeyip asistan gönderen, öğrenciye nahoş bir üslupla hitap eden hocalar var. Ama bunlara mukabil o 1,5 bazen 2 saati dolu dolu geçiren, öğrencilerin bazılarının ergence çıkışlarına gençtirler, gönülleri kırılmasın diye olgunlukla yutkunan, aman öğrensinler diye boğazları yanana kadar ders anlatan, sabah 08.30'dan ikinci öğretimler dahil akşam 20.30'a kadar ders anlatan, bundan sonra vakit kalırsa akademik çalışmalarına vakit ayıran, doktora öğrencilerine ders anlatan, ondan da vakit kalırsa ailesine vakit ayıran, ondan da vakit kalırsa davet edildiği konferanslara giden kıymetli hocalarımız var, Allah başımızdan eksik etmesin.

Bunlar işin manen kısmıydı ama es geçemeyeceğimiz bir de maddi boyutu var... Öğrencilerin durumu; aile, kişisel burs ve özellikle 300 tl gibi iyi bir miktara varan devlet bursuyla iyileştirildi. Peki ya hocalar? Buraya miktar yazamıyorum zira hocalarımıza karşı bir rakam belirtmek ayıbıma gidiyor ama verdikleri emek, yaptıkları iş karşılığında alınan maaş gerçekten çok ama çok az... Hocalarımız bu kadar yoğun zihinsel çalışmanın arasında maddi yükü düşünmek zorunda kalıyorsa kusura bakmayın bu hepimizin ayıbıdır. En kısa zamanda hocalarımızın maişet konusunda hakkı teslim edilmelidir.

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Davutoğlu Hoca, katıldığı programda akademisyenlerin özlük haklarının iyileştirileceğinden ve akademik zam olacağından bahsetti, hepimiz açısından olumlu açıklamalardı, vesile ile mesele gündemdeyken arada kaybolmadan sonuca varılmasını temenni ederim.