• 5.12.2014 00:00

 Kelimeler mühimdir, oysa biz pek de dikkat etmeyiz. Mesela “Müslümanlar tebliğcidir” anlayışı var, oysa bir görüş; “Tebliğ, Rasulullah (SAV)’in işiydi bizler davetçiyiz” diyor, katılıyorum. Tebliğ İslam dinini açıklamaktır, bu Peygamber’in göreviydi, açıklamak bizim haddimiz değil biz yalnızca becerebilirsek davetçi olabiliriz.

  İslam dini, benim tasarrufumda olmadığı gibi hiç kimsenin tasarrufunda değil. Din, Allah’ındır. Bizler yalnızca onun içinden birer cüz olarak, Müslüman kitleyi oluşturabiliriz. Buradan hareketle kimin dini nasıl anlayıp, anlattığına keyfimize bağlı olarak yorum düşemeyiz. Ancak, dini hususlarda ortaya konan yöntemler dinin maksadının dışına çıktığında kırıp dökmeden, hayra ve hakka davet eden bir dille asıl maksadı vurgularız, vurgulamak zorundayız, zira bu da davetçiliğin, Müslümanlığın bir gereğidir.

  Bazı televizyon programlarında, bazı isimler Asr-ı Saadet dönemini, Rasulullah’ın hayatını anlatıyor. Çoğu kez bu tip programları izleyen insanların manen güzel bir deneyim yaşadığına şahit oluyorum. Bu her açıdan iyi bir şey, ancak bir de meselenin kaş yaparken göz çıkarma boyutu var.

  Baştan belirteyim bu yazıyı yazma amacım sadece emr-i bil-maruf nehy-i ani'l-münker yapmak. Kimseyi rencide etmek, yermek, alan dışına itmek değil. Aslında belki kendiliğinden çözülür umuduyla uzunca bir zamandır beklettiğim bir yazı, çözülmek şöyle dursun, daha çetrefilli bir hal alıyor. İsim vereceğim, bundan yana da rahatsızım ancak duruma binaen bu da şart olmuş durumda.

  Geçtiğimiz haftalarda bir yazı yazıyorum; Tebük’ten bahsedeceğim, Tebük ki, çetin bir imtihan… Olayı yazıya dökerken kulağımda Nihat Hatipoğlu Bey’in anlatış şekli belirdi, fonda da bir müzik… Tebük ile ilgili, hepimize ders olabilecek cümleler nazarımda olaya karşı hayretimi kaybettirecek bir hal aldı; Rasulullah geliyorduu, sahabe yürüyorduu… Burada bir yanlışlık var dedim, ciddi rahatsız edici bir durum var.

  Nihat Hatipoğlu Hoca, bir takım programlarda, fonda duygulu bir müzik eşliğinde Asr-ı Saadet’e dair kıssalar anlatıyor, dahası bir kısmının üzgünüm ama hurafe ve doğru bile değil… Bir duygu seli var ama mevzu gerçeklerden uzak, oluşturulan hava ise bir vehhamet örneği.  Peki, dinin anlatılmasında ve dine davet etmekte maksat bu muydu? Hiç sanmıyorum.

  İslam dinini; Müslüman coğrafyalarda yaşayanlar, ailelerinden ve çevrelerinden, yahut kitaplardan öğrenirler. Bizim gibi İslam’ın devlet eliyle şekillendirilmeye çalışıldığı ve Müslümanlar üzerinde baskı olan toplumlarda dine karşı bir takım psikolojik tepkilerin doğması olağan, mesela bu toplumda Müslüman olup aynı zamanda dine fobi noktasından yaklaşan insanlar olduğu gibi, dinin işine gelen kısmını kabul edip, işine gelmeyen kısmına “ben böyle düşünmüyorum” diye reddiye düzen bir kitle var, dahası İslam’a dair çok az şey bilen Müslümanlar da var.

  Peki, herkes dini bilmeli mi, nedir din, İslam Nedir?

  Düne kadar Kur’an-ı Kerimleri duvara asan, Yasin Suresi’nden gayrı sure okumayan, Kur’an-ı Kerimin en kısa surelerine “namaz suresi” diyen, namazı oldukça kısa tutan; buna ek olarak Kur’an-ı Kerim’in, bize gönderilmiş o kitabın ne dediğini bilmeden yaşayan bir Müslüman topluluk idik. Şimdi işler olumlu yönde biraz daha değişti. Kaldı ki; namaz, oruç, hac, zekat, hakka girmeme, hayrı tavsiye edip, şerden nehyetmek bir Müslüman için kâfi midir, evet kâfidir. Burada bir problem yok, problem yukarıda verdiğim örnekten kaynaklı.

  Dinin ne olduğunu anlatmak noktasında bir otorite değilim, bu alan tekelimde de değil ancak Müslümanlığımın gereği olarak en azından ne olmadığını söyleyebilirim: Bu din; arabesk fon müzikleri, çoğu gerçek olmayan rivayetlerle süslenmiş öyküler, günün belirli saatlerinde duygusal temalarla ifade edilen, ağlak, pratiği olmayan, pasifize bir din değil. Bilakis, pratiği, tecrübesi, duygusu, sahih bilgisi, sağlam hücceti olan bir din. Bu din, öğlenden sonra kuşağında maksadını şaşarak anlatılacak, ellerin dizleri döverek, gözyaşları arasına sıkıştırılacak bir din değil. Bu din, bir hayata yayılan, hayatın her alanında akıl başta, duygu kalpte bir halde yaşanılacak bir din.

  Kimseyi hedef gösterme niyetinde olmadan, hakkı tavsiye etme amaçlı yazdığım bu satırlara desteğiniz mühim, din elden gidiyor feveranı kopartacak değilim, din Allah’ındır, elbet tasarrufu O’nun elindedir ancak bizim de bu tip dini maksadından uzaklaştırmaya kalkanlara bir çift lafımız olacaktır, olmalıdır.

  Ashab ki, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te… Ashab ki, müşriklerin zulmü altında, kıtlık yıllarında, ihanet günlerinde her türlü zorluğa karşı Rasulullah (SAV)’in yanında durmuş, bizim anlayamayacağımız çetin imtihanları vermiş, Rasulullah’ı başları üzerinde kuş varmışçasına kıpırdaman dinleyenlerdi. Bugün “caps” denen, İslam ahlakından oldukça uzak ve insanları yeren bir modanın parçası olarak,  anılamazlar. Üzerinde Nihat Hatipoğlu’nun fotoğrafı olan, altında “Call of Dutty oynarken ölürsem şehid olur muyum, Hocam?” sorusunun olduğu bir capsin ashaba ve şehidlere karşı bin özür borcu var. Bu capsleri Hatipoğlu yapmadı diyebilirsiniz, ama unutmayın Hatipoğlu’nun anlattığı din, ortaya ashab değil, çıkara çıkara bu capsi yazan adamlar çıkarır, örneği de ispatıdır. Dolayısı ile bu tip maksadını aşmış çılgınlıklara en kısa zamanda bir çeki düzen vermek gerekiyor, bu noktada lütfen herkes kendini sigaya çeksin.