• 19.02.2015 00:00

 Sosyal ağlar vasıtasıyla yeni bir ahlak ile tanıştığımız ifade ediliyor: “Linç Kültürü”

  Keşke bu tanım yeni bir tanım olsaydı ancak bu tanım eski Türkiye gibi toplumlarda yeni olan bir şey değil, zaten var olan bir kavramdı. Somut örneklerle hatırlayalım:

  Ahmet Kaya “Ben Kürd’üm” dediği için linç edildi. Türkiye’den gitmek zorunda kaldı, vatanından uzakta, gurbette hayatını kaybetti. “Birkaç şerefsiz yüzünden, çok sevdiğim arabamı Türkiye’de bıraktım.” Sözleri çarpıtılarak, “Arabamı, şerefsizlerin ülkesinde bıraktım.” şeklinde servis edildi, yüzüne çatal bıçak fırlatıldı.

  Bugünlerde dün kendisini linç eden Aydın Doğan medyasından aldığı ödüle çocuk gibi sevinen Orhan Pamuk, 1915 Ermeni Tehciri için “soykırım” ifadesini kullandığı için vaktiyle linç edildi. Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı. Linç girişimin bir tarafında da Aydın Doğan medyası vardı.

  Hrant Dink... Ermeni Lobisine karşı sık sık bir Türkiyeli olarak cevap veren, diasporadan yükselen olumsuz her ifadeye, bir Türkiyeli gibi cevap veren ancak göz göre katledilen, Hrant Dink... Hrant Dink de tüm bu olumlu açıklamalarına rağmen Sabiha Gökçen isimli katilin, kötü niyet taşımayan gayet net ifadeler ile Ermeni bir yetim olduğunu söylemesi üzerine linç edildi. İfadeleri çarpıtıldı, hedef gösterildi, ve maalesef hunharca katledildi.

  Elif Şafak, “Baba ve Piç” romanı sonrası hakkında dava açıldı, akabinde linç edildi.

  Bu örnekler, henüz sosyal ağlardan yükselen linç vakıalarının vuku bulmadığı yıllarda, bir takım medya eliyle yapılan linç örnekleridir.

  Linç, bugün ise medyanın açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan yürüyenlerce devam ettiriliyor: Sosyal ağ “linç”i.

  Dün, tamamen ırkçı güdülerle Kürtlük ve Ermenilik karşısında Türklüğü merkeze alarak linç ahlakı oluşturanlar, bugün aynı hedefe Müslüman dindarlığı ve Ak Partililiği koymuş durumdalar.

  Türkiye kurulurken, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye’nin tüm bağlarını koparmak isteyen Türkiye’nin kurucu aklı, iki temel bağ üzerinde tahrif için çalıştılar: Din ve ırk. Özellikle, Türklük ve laiklik vurgusuyla oluşturulan Türkiye, temel eğitim eliyle bu ülkenin insanlarının hafızasına bu iki kavramı olumsuzlaştırarak ve yücelterek ekledi. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ve “Laiklik olmasa bu ülkeyi kara cahiller yönetecekti.” vurgusu... işte bu vurgu zamanla yerleşerek, öteki (Kürt, Ermeni, Müslüman dindar, Hristiyan..) kabul edilen herkese karşı bir silah olarak kullanıldı.

  Yıl 2000’lere geldiğinde, 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini bekleyenler çok ummadıkları bir sonuçla karşılaştılar: Ak Parti. Artık ötekileştirdikleri, tümüyle imha ettiklerini sandıkları, geçmişte “kara cahiller..” bugün “çarıklı, göbeğini kaşıyan adam..” diye tanımladıkları bir kitle çok ciddi bir siyasi başarı gösterdi ve ülkeyi en ideal şekilde yönetmeye başladı.

  Toplumun çoğunluğunca tercih edilen, toplumun çoğu sorununu çözmek noktasında kararlı adımlarla yürüyen Ak Parti hareketi; halk tarafından mütemadiyen desteklenip, sandıkta devrilemeyince her türlü gayr-ı meşru yol kullanılarak; darbe girişimi, kapatma davası, suikastlar, Cumhuriyet Mitingleri, Paralel Örgüt kumpasları ile bitirilmeye çalışıldı, halen daha çalışılıyor.

  Ak Parti’ye yönelik nefretin temelinde, ülkenin halka rağmen var olmuş “Resmi ideolojisi” bulunmaktadır. Bu nefretin alt psikolojisinde ise Türkiye’deki Müslüman dindar kesimin, kendileriyle eşit olabildiğini bir türlü kabul etmek istemeyen, hazmedemeyen, bu hazımsızlığı öfke ve nefretle kusan kesimlerin ruh hali yatmaktadır. Bu kesimler için Ak Parti ve bu ülkenin Müslüman dindarları, “cahil, yobaz, kadın düşmanı, çarıklı, göbeğini kaşıyan adam..” dır ve kendilerini yönetemez, zira kendilerinden aşağıdır!

  Yavuz Bingöl örneğiyle devam edelim... Sırf Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir türkü söylediği için, verdiği röportaj kırpılarak, kendisi bu ülkedeki bir gazete ve gazeteci eliyle linç edildi.

  Niran Ünsal, sırf kliplerde kadını cinsel arzu objesi haline getiren görüntülere, bir anne hassasiyeti ile karşı çıktığı için linç edildi.

  Ve daha bir sürü örnek...

  Tarifsiz bir acı olay sonucu kaybettiğimiz kıymetli evladımız Özgecan’ın ardından, bu acıyı mezhebe, partiye, İslam dinine mâl etmek isteyenler oldu, bu konuda bu kesimin kayıtsızlığını ve fail olduğunu iddia etmeye çalıştılar. Ancak, bahsi geçen kesim, bu meselede acıyı paylaştığını, bu meseleye dair yapılması gereken her şeyi yapacağını net bir şekilde deklare edince, bir fail arayışına gittiler. O sırada, ODATV, Cumhuriyet Gazetesi ve paralel elemanlar beni kurban seçti, meselenin dinle alakası yok, bu olaylar ABD’de de yaşanıyor, artık susun ve bu meseleyi siyasi sataşma aracı yapmayın diyen ifadelerimi sanki “Bu olaylar ABD’de de oluyor, susun...” şeklinde söylemişim gibi yayımladılar, hedef gösterdiler, linç ettirdiler.

  Bu nefret dolu kitlenin, herkese insanlık dersi veren, o denli bir acı içinde büyük bir feraset örneği gösteren “Birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok...” diyebilen, Özgecan’ın babasından öğrenecekleri çok şey var. Hepimizin öğreneceği çok şey var.

  Yetiştirdikleri pırıl pırıl bir evladı, en acı şekilde kaybeden, o ailenin kıymetlisi Özgecan, kim bilir yaşasa bu dünyaya ne güzel katkılar sunan bir kadın olacaktı. Olmadı, o meleğin bu dünyayı güzelleştirmesine bu dünyanın bir pisliği engel oldu. Bir meleğe kıydılar...

  Bir daha olmasın, bu konu üzerinden birbirimize saldırmak yerine, lütfen bari bu konuda el ele verip, bir daha olmasın için birlikte çalışalım. Hiç değilse derdine yandığınızı söylediğiniz Özgecan’ın hatırına....