• 5.02.2017 00:00

 Gündelik yaşamımıza mantıktan ziyade, duyguların hâkim olduğu bir millet olduğumuz söylenir. Ancak bana sorarsanız mantık da duygudan bağımsız değil. Bununla birlikte siyasi tavırlarımızda mantığımızın olduğu kadar duygularımızın da belirleyici olduğu malûm… “Duygusal milletiz vesselam” ezberinden bir adım öteye giderek, akıl/mantık kadar duygunun/merhametin belirleyici olduğu bir siyasi çizgimiz var, zaten bu siyasi çizgimiz nedeniyle de Ak Parti iktidarı 15 yıldır rakipsiz bir şekilde lider.


Elbette dünya Türkiye'den müteşekkil değil, bir yönümüz olan Batı ise rasyonel/akılcı ve kesinlikle duygunun bir alan bulamadığı bir ruha sahip. Batı siyasi aklına hâkim olan psikoloji; pragmatik, realist, dominant, çoğu kez ise merhametsiz. Bunun sonucu olarak, Batı ile tamamıyla örtüşen bir birliktelik oluşturmamız da pek mümkün değil. Tabi, tamamıyla örtüşmüyoruz demek bütüncül bir düşmanlık güdeceğiz anlamına da gelmiyor.

İbrahim Kalın Bey'in “Ben, Öteki ve Ötesi” kitabında, İtalyan tarihçi Federico Chabod'a referansla Avrupa hakkında şu ifadeler kullanılıyor: “ Avrupa, Avrupa olmayan şeyler tarafından inşâ edilir ve hususî kimliğini bu Avrupa-olmayan varlıklarla karşı karşıya gelmek suretiyle kazanır.” Yani Avrupa kendisini, kendisi dışındakileri “öteki” ilân ederek var olan şeydir.

Bu tarife göre Avrupa'nın biz “Türkiyeli, Doğulu, Müslüman” kesimi bağrına basması beklenemez, bu konuda birkaç seçenek var; ya tamamıyla Avrupalı olacağız ki ne bizler, ne Avrupa için bu mümkün değil. Ya tamamıyla keskin çizgilerle ayrışıp “öteki” olarak kalacağız ki hem Avrupa hem de bizim açımızdan problem. Ya da hem biz, hem de Avrupa mutedil bir yol çizerek, kimse kendi varlığından ödün vermeden inişli çıkışlı, bu iniş-çıkışın “normal” kabul edildiği bir tercihte bulunacağız. Şimdilik, görünen son seçenekte kalacağımız yönünde…

16 Nisan Referandum'una kadar Avrupa aleni bir şekilde “hayır” propagandası yürüttü, ancak içeride ve dışarıda devam eden yoğun “hayır” propagandası sonuç vermedi ve tercih evet yönünde nihayete erdi. Referandum sonuçlarının hemen akabinde Avrupa'dan Türkiye'ye yönelik olumsuz ifadeler yükseldi; Türklerin çifte vatandaşlığı tartışılmaya başlandı, evet oyu verenleri Avrupa'dan gönderelim dendi, demokrasimiz sorgulandı, Türkiye'de hayır oyu kullananlara yönelik vize serbestisi getirilsin gibi siyasi seviyeye gölge düşürecek açıklamalar yapıldı. Zira Avrupa, Türkiye'ye ancak parlamenter sistem ve o sistem içerisindeki olası koalisyonlar ile sızabilirdi, şimdi o seçenek elendi ve Avrupa bükemediği eli bir nevi öpmek zorunda kaldı.

Avrupa, inişli-çıkışlı ilişkimizde “iyi polis, kötü polisi” oynarcasına farklı sesleri de yükseltti; AKPM'de “Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin 13 yıl sonra denetim sürecine alınması” kararıyla kopma noktasına gelen ilişkiler, Malta'da AB üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları'nın gerçekleştirdiği toplantıda masaya yatırıldı. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, toplantı sonrası “Türkiye AB'nin stratejik bir ortağı. AB olarak üyelik müzakerelerinin devam ettiğini söyleyebiliriz. Askıya alınmadı. Referandum sonucunu tanıyoruz” dedi. AB Konseyi Başkanı Tusk ve AB Komisyonu Başkanı Juncker'in 25 Mayıs'taki NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşme arayışında olduğu da söylenenler arasında. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg'in "NATO, kuşkusuz Türkiye olmadan zayıf olur. Müttefikleri, karşılıklı saygı göstermeye, sakin kalmaya ve tartarak yaklaşım göstermeye teşvik ediyorum" dediğini de buraya not edelim.

Avrupa'nın lokomotifi pozisyonundaki Almanya ve Fransa seçim sürecinde, Avrupa'da artan ırkçı saldırılar tedirginlik verici boyuta ulaştı, İngiltere'nin Brexit süreci henüz devam etmekte, Fransa'da aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri ve cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen de Frexit referandumunu ve Euro'dan Frank'a geçmenin gereğini vurguluyor, Avrupa'daki az sayıdaki sığınmacı çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Bunların anlamı Avrupa'nın kendi içerisinde bir kriz yaşadığı. Avrupa, bu kriz içerisinde Türkiye ile gerilim istemiyor ancak kendi varlığını devam ettirmek için de bir “öteki”ye ihtiyacı var, Türkiye'yi yer yer “öteki” pozisyonunda yorumluyor. Şu durumda Türkiye'nin, Avrupa'ya karşı durumu kişiselleştirmemesi ve Avrupa'nın kendi sorunlarını daha çok dillendirmesi ve su almaya başlayan Avrupa gemisini resmetmesi gerekiyor.

Avrupa'da yaşayan yaklaşık 5 milyon vatandaşımız var, bu bir anlamda Türkiye'nin Avrupa'daki potansiyel gücü, Avrupa da bunun farkında. Avrupa, ilk başlarda “iş gücü” için tercih ettiği vatandaşlarımızın geri döneceği düşünüyordu ancak öyle olmadı, gidenler orada kaldı. Sadece orada kalmakla kalmadılar ve kültürlerini de terk etmediler. Avrupa için ikinci problem, kimliğini koruyan Müslüman Türklerin uyum süreciydi, arzu ettikleri asimilasyonu “Avrupa İslâmı”, anavatandan gelen din görevlilerinin engellenmesi gibi projelerle sağlamaya çalıştılar, halen çalışıyorlar. Madalyonun öteki yüzünde ise gerçekten yer yer uyum sorunu yaşayan, kimlik krizi yaşayan 3./4. Kuşak Müslüman Türklerin durumu var. Tüm bunların sonucunda Türkiye, oradaki vatandaşlarımızdan vazgeçemez, bir gözümüz hep orada olmalı.

Bir süredir, Avrupa'nın PKK ve FETÖ üyelerine alan açtığından dert yanıyoruz ya, Avrupa bu terör örgütlerine hayran değil, bunları Türkiye'ye tercih etmez sadece oradaki Müslüman Türk vatandaşlarımızın kontrolünü bu örgütlerle sağlamak için onları el altında tutuyor. Ancak belirtmek gerekiyor ki, Avrupa kendi içerisinde faydasından çok zararı olabilecek kirli yapıları besleyerek büyük bir hata yapıyor.

Tüm bunlar ışığında, yalnızca duygusal bir kükreyişle değil ifade ettiğim realitelere de bakarak Avrupa'nın Türkiye'den vazgeçemeyeceğini görüyorum. Diğer yönden Avrupa'nın kendisine büyük yük olarak gördüğü göçmenler, Türkiye'de misafir edilerek Avrupa'nın olası büyük bir yükünü omuzluyor. Avrupa'nın sınır güvenliği, bir anlamda da Türkiye'deki istikrardan geçiyor. Avrupa bunları göremeyecek kadar ahmak değil.

Dünya, Trump ve Putin gibi tahmin edilemez, dominant, otoriter liderlerin kontrolüne girmişken, Avrupa denge politikasını gözetecek, fren vazifesi görecek bir müttefike muhtaç, o müttefikin Türkiye dışında bir alternatif olmadığı düşünülürse, Avrupa bizden vazgeçemez, yeter ki biz süreci iyi değerlendirelim. Hâlâ endişe duyan varsa, referandum sürecimiz boyunca Avrupa gazetelerinin attığı Türkçe manşetleri şöyle bir hatırlasınlar.