• 11.05.2017 00:00

 Bir süredir "Bilgi Sosyolojisi" üzerine çalışmaya çalışıyorum... Bilgi sosyolojisi, bilginin nesnel olmadığını, öznel olduğunu, hâkim söylemin sahipleri tarafından inşâ edildiğini söyler. Bu konudaki önemli isimlerden Karl Mannheim, "bilgi sosyolojisinin" ön aşamasının "ideoloji ve ütopya" olduğunu söyler, ona göre ideolojiler, egemenlerin çıkarları için gerçeği çarpıtmasını, ütopya ise realiteyi kaçırıp sadece zihinsel dönüşüme odaklanmayı ifade eder. Bilgi sosyologları, nesnel bilginin olduğu iddiasındaki modernleşmeye muhaliftir, bir anlamda post-modernizmin de savunucularıdır.


Şimdi, "bir Müslüman olarak, post-modernizmi mi savunuyorsunuz?" itirazlarınızı duyar gibiyim; öyle ya, hakikât iddiası olan bir Müslüman, hakikâtin olmadığını iddia eden post-modern yöntemi nasıl savunur? Bu soru burada dursun, yazının finalinde cevap verelim.

Mannheim'ın bilgi sosyolojisine dönecek olursak; Mannheim'a göre bu tarz "gerçeğin perdelenmesi" durumundan en az etkilenecek olanlar entelektüellerdir. Mannheim'ın "süzülen entelijansiya"sı, bu tip perdelemelerin farkındadır, bu tarz bir gerçeğin çarpıtılmasından en az etkilenenler de onlardır.

Şu durumda, gerçeği perdeleyenlerin, çıkarlarını gerçek ve doğru gibi sunmaya çalışanların hedefinde de onların çarkına çomak sokan entelektüeller vardır. Bunun için entelijansiyayı direk hedef alırlar. Konuyla ilgili olarak, Cemil Meriç'in yıllar öncesinden yakaladığı mühim noktayı hatırlayalım... Üstad, önce entelektüelin tarifinin kesimlere göre değiştiğinin altını çizer ve sonrasında bir entelektüelin tarifini yapar: "Entelektüel, zamanının irfanına sahip, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini, dünyadaki düşünce akımlarını bilecek... Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, dürüst, uyanık, cesur olacak, hakikât uğruna savaşacak olan mücahit olacak..." (Meriç, Mağaradakiler)

Türkiye'de daha önce entelektüel ifadesi yerine kullanılan aydın ifadesini ve aydınların kimlerden seçildiğini anımsayın. Aydın denen kesimin tüm değerlerimiz ve tarihi zenginliklerimizi hedef alan, bu coğrafyayı aşağılayanlardan seçildiğini hatırlayın. Bu, bir anlamda "aydın/entelektüel" kesime olan inancımızın sarsılması değil miydi?

Daha yakın bir tarihe gidelim, FETÖ'nün ileri karakollarından Taraf gazetesi ve Ahmet Altan'ı hatırlayın... Ahmet Altan bize "entelektüel, E. Zola" olarak sunulmadı mı? İlginçtir, Meriç bahsettiğim kitabına E. Zola ve Dreyfus Davası ile başlıyor. Bakın yine entelektüel nasıl hedef alınıyor, bakın yine entelektüele inancımız nasıl kırılıyor. Bakın, gerçeği anlamak için tek alternatifimiz olan "entelektüel" de elimizden nasıl alınıyor...

Hadi bu ifadelerimizi somutlaştıralım... Çuvaldızı önce kendime batırdığımı, ifadelerimi "-mız, -miz" diye kullandığımı, kendimi de içine kattığımı şuraya not düşeyim, malum bu günlerde geçmişini inkâr konusunda vahim bir utanmazlık sergileyenleri esefle izlemekteyiz.

Dünyanın siyasi atmosferi, güçlü olandan hiyerarşik şekilde daha az güçlü olana doğru ilerler. Misal; bir dönem dünya siyasi atmosferini İslâm dünyası şekillendiriyorken, denge Batı lehine bozulunca, o atmosferin belirleyicisi Batı oldu. FETÖ'nün mayalandığı ve güç elde ettiği dönem, küreselci siyasi hakimiyetin dünyaya yön verdiği bir dönemdi. Esen liberal/küreselci rüzgârlar bizi FETÖ eliyle sersemletti. Bundan madden ve manen etkilendik. Ancak Obama döneminin fiyaskosu, AB'nin güç kaybetmesi, ABD'de seçimlerden Trump'ın çıkması, bu küreselci rüzgârı tam aksi yöne çevirdi, dünya ile birlikte ister istemez Türkiye de bu atmosfere göre hareket etmek zorunda. Ancak bu yapılırken, geçmişteki hataya düşmemek, manevi değerlerimizi yitirmemek için birkaç sabitemizi korumamız gerekiyor, entelektüellerimizi bu süreçte birer mihenk taşı olarak koruyup, dikkate almamız gerekiyor. Ancak şu durumda, esen rüzgâra göre konum alanlar, kendi varlıklarının hakkını verebilmek için entelektüelleri hedef alıyorlar, itibarsızlaştırıyorlar, entelektüel seviyesi gereği bunlara cevap vermediği için en çok bağıran, en haklıymış gibi algılanıyor ve bizler ciddi bir hata yapmak üzere olduğumuzu da fark etmiyoruz. İşte sorun tam olarak burada cereyan ediyor, isimlerle, şahıslarla, kurumlarla alâkalı olarak değil, ülkemizle alâkalı olarak ciddi endişe taşıyorum, bu samimi endişeyi ifade etmek de birilerince art niyetli tavır olarak lanse ediliyor ve bu gerçeği yansıtmayan tutumdan da ayrıca mustaribim, mustaribiz.

Kırıp dökmeden ifade etmek, diğer yandan medyada yıkım oluşturan bir takım sığlıkların hedefinde kalmaktan korkmadan yazmak zorundayım; entelektüellere ihtiyacımız var, entelektüellerimizi konuşturmaya ihtiyacımız var, entelektüellerimizi korumaya ihtiyacımız var, orada burada önüne gelene çirkin şekilde konuşanlar medyamızın tümünü kuşatamaz, bunlar bizim has ve yerli kalemlerimiz değil, bu dile teslim olamayız, bu dili kutsayamayız.

Bu yazıyı zihnimde tasarladığımda henüz Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Bize, sorgusuz sualsiz biat eden, cahil bir gençlik değil, neye inandığını, neyi savunduğunu, neyin mücadelesini verdiğini bilen bunun için gereken her türlü donanıma sahip bir gençlik lazım.” açıklamalarını dinlememiştim. Ne diyeyim; aklın yolu bir, o yüzden, popülist dile teslim olmadan kendi entelektüellerimizi yetiştirmek, korumak, dinlemek zorundayız.