• 5.07.2021 08:05

1 Şubat 2021’de Myanmar ordusu hükümete darbe yaparak yönetime el koydu. Oldukça kanlı olan bu darbe sırasında net olmayan rakamlara göre ilk haftalarda 500’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bugüne kadar 900 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Myanmar’daki darbe öncesinde de ülkede normal bir yönetim biçimi maalesef yoktu, Müslümanlara karşı yapılan soykırımı ve ülkenin perişan halini “Arakan diye bir yerden haberiniz var mı?” başlığıyla yazmıştım. https://turkish.aawsat.com/home/article/2099971/cemile-bayraktar/%E2%80%...

Bugünkü yazının ana konusu aslında Myanmar değil, İsrail… İsrail bir yandan Filistin diye bir yer, diğer yandan yaşayan Filistinli bırakmamak gibi insanlık dışı uygulamalarına devam ederken diğer yandan yaptığı silah satışlarıyla darbeci, katliamcı yönetimlerin katliamlarına destek oluyor. Elbette İsrail bu konuda yalnız değil…

New York Times’ın haberine göre (https://www.indyturk.com/node/324076/d%C3%BCnya/myanmar-cuntas%C4%B1n%C4...) 1 Şubat Darbesi sırasında halkı bastırmak için kullanılan askeri teçhizat, Müslümanlara yönelik soykırım yapan Myanmar’a, soykırım sonrasında bu tür teçhizatın Myanmar’a satışını yasaklayan Batılı ülkelerden geldi.

İsrail’in bu ilk vukuatı da değil 1994 yılında Ruanda’daki katliamlar sırasında kullanılan silahların İsrail’den alındığı biliniyor ancak 2016 itibariyle İsrail bu tür silahların satışına dair bilgileri gizleme kararı almıştı. https://www.timesofisrael.com/records-of-israeli-arms-sales-during-rwand...

Haziran 2021’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki oylamada Myanmar’daki cuntaya karşı ambargo uygulanmasına 119 ülke evet oyu verdi ancak Çin, Rusya ve Hindistan’ın aralarında olduğu 36 ülke çekimser kaldı. Zaten Myanmar’daki darbe sırasında cuntanın Çin’den yeşil ışık görerek bu darbeye kalkıştığı da konuşuluyordu.

Myanmar’da yarım milyon insanın Bangladeş’e kaçmasına, Müslümanların diri diri yakılmasına, tecavüze uğramasına, soykırıma tabi tutulmasına neden olan katliamlar sırasında kullanılan silahlar İsrail’den geliyor ve İsrail bu konuyla ilgili bilgileri saklıyor. Şu durumda beterin beteri de var; İsrail’in Ruanda’dan, Güney Sudan’a, Myanmar’a kadar sivillere karşı kullanılan askeri teçhizatı katliamcı yönetimlere satması, katliamlara ortak olması ve bu satışları saklamasıyla bitmiyor mesele… İsrail’in askeri teçhizatı satabilmesi için “denenmiş” olması gerekiyor ve İsrail bu silahları yüzlerce sivili, çocuğu öldürdüğü Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde kullandıktan satıyor.

Bir yerde bir katliam, savaş, sivillere karşı sistematik şiddet olduğunda sadece o noktaya bakıyoruz ama aslında tüm şiddetin arkasında silah sektörünün baronları bulunuyor ve bu satışlar uluslararası kararlarla yasaklanmış olunmasına rağmen gerçekleşiyor. Böylece birçok uluslararası kurumun, işlev görmek yerine, çözüm olmak yerine dünyada oluşacak normal tepkinin önüne geçmek, amiyane ifadeyle insanların gazını almak için bir takım kararlar aldığına dair inancım maalesef bir kez daha güçleniyor.

 

Türkiye siyasetinin “geleceği”

Türkiye’de çok uzun yıllardır AK Parti iktidarda… Son birkaç yıldır Cumhur İttifakı ile MHP de iktidar ortağı olmuş durumda. Yaklaşık 19 yıldır iktidarda olan bir parti için bu süre çok uzun aynı zamanda seçmen için de bu süre çok uzun. Düşünün bugün 20 yaşına gelmiş üniversite öğrencisi bir genç Türkiye’de Ak Parti’den başka bir iktidar görmedi… Elbette bu uzun sürenin olumsuz sonuçları da oluyor, partide artık çoğunluğun da gördüğü gibi metal yorgunluğundan fazlası var.

AK Parti ekonomik olarak zorda olan, demokrasi karnesi kırıklarla dolu olan bir Türkiye devraldı ve demokrasi konusunda da, ekonomik anlamda da, insan hakları konusunda da, ülkenin uluslararası itibari gibi birçok konuda da ülkeyi ileri taşıdı ancak son dönemde örneklediğim alanlarda istikrarı koruyamadığı gibi maalesef geriye doğru gitmeye başladı. Çözüm Süreci’nin mucidi AK Parti’den, parti kapatmaktan bahseden bir AK Parti’ye gelindi. Doların 2,5 lira olduğu bir dönemden, doların 8 lira olduğu döneme gelindi, medyadan sermayeye kadar birçok alanda sadece iktidarın belirlediği isimler ve kurumlar etkin oldu… Tüm bunların sonucunda ortaya kuruluş ilkeleri ile örtüşmeyen bir AK Parti modeli çıktı.

AK Parti içerisinden aynı zamanda Ahmet Davutoğlu yönetiminde Gelecek Partisi, Ali Babacan yönetiminde DEVA Partisi çıktı. Elbette iktidar bu normal, makul çıkışları olumlu karşılamadı, eğri oturup doğru konuşalım yeni partilerin birçok engelleme ile karşılaştıkları ortada…

Zaten Sayın Davutoğlu’nun AK Parti’den istifa ettiği dönemdeki olaylara bakarsanız anlatmak istediklerimi daha net bir şekilde görebilirsiniz. AK Parti’deki olumsuz değişimin bu dönemden kısa süre önce başladığı ancak bu dönemle birlikte görünür hale geldiğini de görebilirsiniz.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, 1-3 Temmuz’da Samsun’u ziyaret etti, sağ olsunlar beni de basın toplantısına davet etmişler, icabet ettim. Elbette bu toplantı hocayı izlediğim ilk toplantı değildi, yaptığı açıklamaları, çıktığı televizyon programlarını da elimden geldiğince ayrıca işim gereği takip ediyorum. Burada bugünkü basın toplantısında da gördüğüm ancak sadece basın toplantısına ait olmayan genel bir durumdan bahsedeceğim. Maalesef Davutoğlu’na sorulan hemen hemen her soru, ki kendisi tevazu ve nezaketle cevap verse de, aslında gerçek olmayan meseleler üzerinden sorulan sorulardan oluşuyor. Yani aslında kendisine yöneltilen soru gerçek değil, algı üzerinden kendisine mâl edilmiş, gerçek olmayan iddialar ve kendisi soruya önce bilgiyi düzelterek başlıyor, sonra cevap veriyor ki böylece aslında soru cevaplanmış olmakla birlikte gerçek olana da ulaşılıyor ama sorun şurada bu doğrulara kaç kişi ulaşabiliyor? Yukarıda da belirttiğim gibi Hoca’ya ve Türkiye’deki muhalefet partilerine sansür uygulandığı biliniyor, giderek tek sesli hale gelen medyada Davutoğlu’nun sansüre uğramasındaki en önemli nedenin de “doğru bilinen yanlışları” düzeltiyor olması gerçeği olduğu ortaya çıkıyor. Ben de sorumu bu oluşan yanlış algılarla nasıl mücadele edileceği üzerinden sordum ve aldığım cevap uzun süredir tüm ülkenin yaşadığı gerçek dışılık problemine cevap olabilecek nitelikteydi; “Evet, algı oluşturulması gibi bir problem var, algı ile mücadele zor ama algı geçicidir, kalıcı olacak olan olgulardır.”

 

Kendime not/Kendimize…

Türkiye güzel ve özel olduğu kadar zor bir ülke… Çok uzun yıllardır her tür kutuplaştırma siyasetinin zemini olarak yıpranmış da bir ülke… Sansürü, ayrımcılığı, haksızlığı görmeyen kesim yoktur sanırım. Uzun süredir burada da ifade ettiğim gibi artık bu ayrımcılığı, bu hoyratlığı taşıyacak mecalimiz kalmadı dahası gençler bu ağır yükü sırtlanmak değil daha ideal bir ülkede yaşamak istiyor. Bu durumun böyle olduğu da net olarak görülüyor; CHP için artık başörtüsü yasaklamak bir amaç değil, İYİ Parti artık milliyetçi kadroların sadece MHP bünyesinde olmadığının göstergesi, Saadet Partisi sadece İslami kimliği üstlenen değil bireysel hak ve hürriyetlerden bahseden bir parti, dindarlar solcularla, laikler Kürtlerle konuşabiliyor, DEVA Partisi üyeleri Halk TV’ye çıkabiliyor, Gelecek Partisi yerel de ve uluslararası düzeyde siyasi planlar ortaya koyabiliyor. HDP’nin siyasi görüşüne katılmasa da birçok kişi prensip olarak HDP’nin kapatılmasına karşı çıkabiliyor. Her ne kadar arada ayakta kalabilmek için kutuplaştıran Türkiye’yi isteyenler olsa da, “sen başörtüsünü yasakladın” ya da “sen AK Parti’yi savundun” diyerek, gerilimi devam ettirmek isteyen, suyu bulandırmaya çalışan nefret tohumları olsa da Türkiye’de artık insanlar “şort/başörtüsü” tartışması yapmak istemiyor. Artık medyayı gereksiz yere meşgul eden kadrolu iktidar destekçileri ve kadrolu muhaliflerin klişeliği kabak tadı verdi, insanlar kavgadan yoruldu, gazeteciliğin kadrolu tetikçilik olmaması gerektiği ortaya çıktı, dolayısıyla ben de kendim dahil tüm gazetecilerin her siyasi partiye eşit seviyede kalarak gazetecilik yapmasının ne denli önemli olduğunu gördük, umarım görmeyenlerin de bir an önce gözü açılır zira nihayetinde sadece bu mesleğe değil bu ülkeye verdikleri zararın kendileri dışında herkese ödetilmesinden yorulduk.