• 4.01.2012 00:00

PKK ile mücadelesiyle tanınan emekli general Osman Pamukoğlu, 35 sivilin ölümüyle sonuçlanan hava bombardımanına ilişkin soru ve yanıtlarıyla yapılan resmi açıklamaları kuşkulu hale getiriyor.

Uludere’de 35 kaçakçının PKK’lı zannıyla F-16’lar tarafından vurulmasından sonra Kürt sorunu ekseninde siyasi tansiyon iyice yükseldi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dün grup toplantısında olayla ilgili en küçük detaya kadar adli ve idari incelemenin yapıldığını söyledi. Erdoğan, Genelkurmay’a teşekkür ettikten sonra BDP’ye “Silahlı efendileriniz ipinizi gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsiniz” diye yüklendi.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da yine grup toplantısında “Kendi halkını katleden yönetimler meşru değildir. Meşruiyetini tanımıyoruz” diye konuştu.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bu konuşmalardan bir gün önce 2 Ocak’taki Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada Uludere konusunda “Türk Silahlı Kuvvetleri bunu kasıtlı olarak yapmaz, yapamaz. Olayda kesinlikle bir kasıt söz konusu değildir” dedi. Katırlar ve silahlarla birlikte sınıra doğru sızma olacağı yönünde bir istihbarat alındığını, bunun üzerine insansız hava araçlarıyla bir takip gerçekleştirildiğini söyleyen Arınç, bombardımandan önce gruba işaret fişekleri ve top atışlarıyla ‘uyarı’ yapıldığını kaydetti. Soruşturma sonucunda bir ihmalin ortaya çıkması halinde ailelerden özür dilenebileceğini hatta helalleşileceğini söyleyen Arınç, kürsüden resmi bir özrün şimdilik olumsuz olacağını ifade etti.
Uludere’deki facianın oluş biçimine ilişkin Genelkurmay ve hükümet kaynaklarının açıklamaları birbiriyle örtüşürken, bölgede uzun yıllar PKK ile mücadelesiyle tanınan emekli bir generalden dün ilginç bir açıklama geldi. Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu şunları söylüyordu: “Kaçakçı konvoyu, PKK’nın sınıra yaklaşmasına benzer mi? Hayır. PKK böyle uzun kollar yapmaz, çünkü bunun ölüm olduğunu bilir... Üstelik kullandığı hayvan sayısı bir veya ikiyi geçmez. Eğer iki ise ayrı ayrı istikametleri kullanır. İnsan olarak da baskın noktasına gelinceye kadar 6-8 kişiden fazla insanı bir istikamette tutmaz.
Gece ve gündüz kara gözetlemesi yapan ve ileri teknoloji yapımı dürbünleri kullananlar, bir konvoyun kaçakçılarından oluştuğunu, yüklerine bakarak anlayamazlar mı? Anlaşılmaması mümkün mü? PKK, konvoy yapar mı? Üstelik de topçu ve havan silahlarının menziline girdiğinde!..
Bölgeden bölgeye, dönemden döneme değişmekle birlikte bazen günde 20-30 istihbarat bilgisi gelebilir. MİT’ten, jandarmadan, polisten... Bunların bir kısmı da profesyonelce PKK tarafından maksatlı olarak gönderilir; dikkat dağıtmak, yormak, şaşırtmak veya bir planlı eylemi örtmek amacıyla yapılır. Haber toplamak ve bilgi almaktan çok daha önemli olan istihbaratın değerlendirilmesidir ve bu ameliye en zeki ve en yüksek tecrübeye sahip kişilerce yapılmalıdır.
Kaçakçılar çoğu zaman iki taraf için istihbarat taşıyan elemanlardır. İnsansız hava aracı bir nesnedir. Kameraya alır veya fotoğraf çeker. Bu, teknik bir aletin istihbarat teşkillerine ve elemanlarına bilgi sağlamasıdır. Esas iş, en önemli iş ve uzmanlık, asıl bundan sonra yapılan değerlendirmenin isabetli olmasıdır. Anlaşılan o ki bu becerilememiştir.
Kara gözetlemesiyle tespit edilen kaçakçı konvoyuna (ki bu konvoylar yılan gibi, ip gibi uzundur) esas silahların etkisine girmeden, çok uzaktan havan ve top mermisi ile ateş açıldıysa, bu da akıl almaz bir şeydir. Eğer bu kol, PKK koluysa neden yaklaşmaları beklenip pusuya düşürülmeleri planlanmaz, düşünülmez?”
Uludere’nin Ankara versiyonu “Alınan istihbarat üzerine sınırdan girmek istenen gruba topla uyarı ateşi(!) açıldı, durmayınca uçaklarla bombalandı” şeklinde, PKK versiyonu ise grubun kaçakçı olduğunun bilindiği ve köye girmelerinin engellenerek dar bir alana sürüldüğü ve orada bombalandığı biçiminde özetlenebilir.
Peki, olayı bizzat yaşayanların Uludere versiyonu nasıl? Bombardımandan sağ kurtulan Hacı Encü’ye kulak verelim. 19 yaşındaki Encü, İHD ve Mazlum-Der’e yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: “28 Aralık günü saat 16.00’da 40-50 kişilik bir grupla birlikte mazot ve gıda maddesi getirmek üzere yine bu sayıda katırla beraber sınırın Irak tarafına geçtik. Karakola özellikle bir bilgilendirme yapmadık ancak gidip geldiğimizi zaten biliyorlardı. Amacımız şeker ve mazot getirmekti. Hatta giderken insansız hava aracının sesini dahi duyduk ancak sürekli gidip geldiğimiz için yolumuza devam ettik. Akşam 19.00’da katırları yükleyerek yola çıktık. Saat 21.00 gibi sınıra yaklaştık. Bizim köyün yaylasına vardık, yayla tam sınırdadır. Orada önce aydınlatma fişeği ve akabinde de top-obüs atışı yapıldı. Biz yükümüzü sınırın diğer tarafında bıraktık. Hemen ardından uçaklar geldi ve bombardıman başladı. Biz iki gruptuk, öndeki grup ile arkadaki grup arasında 300-400 metre mesafe vardı. İlk top atışından hemen sonra uçak geldi. Askerler bizim yaylayı tuttukları için, bu tarafa geçebileceğimiz başka yol yoktu. Bu nedenle gruplar sıkışarak bir araya gelmek zorunda kaldı. Sonunda iki büyük grup olduk. İlk uçak bombardımanında sınırın sıfır noktasında bulunan yaklaşık 20 kişilik grup imha oldu. Hemen geriye kaçmaya başladık. Kayalıklar arasında kalanların üzerine bomba yağmaya başladı. Benim de içinde bulunduğum grup 6 kişiydi, bu gruptan 3 kişi kurtulduk. Üzerimizde günlük sivil elbiselerimiz vardı, hiç kimsede silah yoktu. Olay 1 saat falan sürdü. Bir-iki kişi 3 katırla beraber küçük bir deredeki suya girdik. Bir saat bekledikten sonra bir kayalığın altına sığındık. Arkadaşlarımızdan haber alamadık. Saat 23.00-23.30 gibi gelen ışıklardan ve seslerden köylülerin geldiğini anladık. Köylüler feryat etmeye başlayınca askerler tuttukları yerlerden çekilerek yaylayı da boşalttılar.”
Uludere faciasına değişik açılardan, karşılaştırmalı biçimde bakıldığında basitçe ihmal düzeyine indirgenemeyecek boyutta olduğu, Osman Pamukoğlu’nun çok kritik sorular sorduğu ve açılan soruşturmanın bu soruları dikkate alması gerektiği açıkça görülüyor.