• 12.10.2021 06:26
  • (118)

AKP yönetiminin ABD-Rusya denkleminde Suriye politikaları giderek ‘sürdürülebilir’ olmaktan çıkıyor. Ankara’nın sancılarını ABD ve Rusya ile yürütülen diplomaside açıkça okumak mümkün.

BM Genel Kurulu vesilesiyle ABD Başkanı Joe Biden ile görüşememenin sıkıntısıyla gidilen Soçi’de, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le yapılan görüşmede ticari ilişkiler, savunma ve enerji alanlarında işbirliği öne çıktı. İdlib’de milim yol kat edilememişken, işbirliğini ‘uzaya çıkartma’ ihtimallerinin anılması çarpıcıydı. Putin-Erdoğan baş başa görüşmesinde İdlib’in yerini henüz bilemiyoruz. Türkiye’nin 5 Mart mutabakatı uyarınca M4 karayolunu açmamaktaki ısrarını sürdürdüğü bir ortamda iki ihtimal var: Suriye ordusunun İdlib’e yönelik kaçınılmaz harekatı için yeni ‘erteleme’ yahut hazırlıkları sürdürülen harekatın eli kulağında olması. Erdoğan yönetiminin İdlib’de aleni ilhak süreci anlamına gelen statükonun korunacağını, Rusya’nın Türkiye’yi gözden çıkaramayacağını düşündüğü anlaşılıyor. Eylül ortasında Beşar Esad’ı Kremlin’de ağırlayan Putin’in Suriye politikasının temel hattında millim şaşma olmadığı düşünülürse biraz naif kaçıyor.

BIDEN’IN GEREKÇESİ ‘TÜRKİYE TEHDİDİ’

Erdoğan’ın ‘birlikte çalıştığı ABD başkanları nezdinde hiç böyle bir konuma düşmediğini’ belirterek Biden’dan şikayeti ve Soçi hamlesi işe yaradı ama durum parlak değil. Biden’dan randevu kopartıldığını Soçi’den dönerken duyuran Erdoğan, "Biden ile gidişat pek hayra alamet değil demiştim. Bunları söyledik, cevap geldi zaten. Nasip olursa Roma’da görüşeceğiz. Oradan da inşallah Glasgow’a gideceğiz. Glasgow’da da büyük ihtimalle görüşeceğiz. Demek ki hayra alamet bazı adımlar atılıyor" demişti. "Suriye ile ilgili ABD’nin yaklaşımı ne olacak? Bunları dillendirme fırsatımız olacak" diye eklemesi, canlı beklentilerine yazılabilir. Hızını alamayıp Biden’ın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu Ulusal Güvenlik Konseyi koordinatörü Brett McGurk hakkında "Bu adam terör örgütlerinin adeta sevk ve idaresini yapıyor" söylemi hayırlı olmuş görünmüyor. Nitekim Biden, 6 Ekim’de Suriye için Trump döneminden kalma Ulusal Acil Durum halini uzatırken, Kongre’ye bildirim mektubunda son derece ağır bir yanıt verdi:

“Suriye’deki ve Suriye’yle ilişkili durumlar, özellikle Türkiye Hükümeti’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, IŞİD’i yenilgiye uğratma çabasına zarar veriyor, sivilleri tehlikeye atıyor; bölgede barış, güvenlik ve istikrarı zedeleme tehdidi barındırıyor ve ABD’nin ulusal güvenliği ve dış politikasına karşı alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit oluşturmayı sürdürüyor.”

Biden’ın ulusal acil durumun devamının gerekliliğini bu şekilde sunması bizatihi ABD varlığını ‘Türkiye tehdidiyle’ gerekçelendirmesi anlamına gelmekte. 30-31 Ekim’deki Roma buluşması için pek olumlu işaret değil. Amerikan tarafı henüz Glasgow için görüşmeyi de teyit etmedi.

KAYGILAR İŞİTİLMİYOR

Trump döneminde Erdoğan Rusya’ya yöneldiğinde ABD’de ‘yoksa NATO üyesi müttefikimizi karşı cepheye mi kaybediyoruz’ sesleri işitilirdi. Artık işitilmiyor. Ankara, ABD ile birlikte çalışma arzusunu nasıl anlatsa bilemez haldeyken, Rusya açısından ABD nezdinde düştüğü durum, Moskova’nın Suriye’de çizdiği hatta aykırılık arz etmiyor. Suriye topraklarında ‘911 kilometrelik sınırın ötesine geçip daha derinlere ineriz’ temalı bir başka meydan okuma ihtimali de yok. Artık İdlib’de Türk lirasının kullanıma sokulduğu, milyonlarca dolar yatırım yapılan ilhak bölgesinin ‘korunması’ kaygıları belirleyici. HTŞ ile baş edememe ve göçle temellendirilen statükoyu korumak için "Biz de Suriye’nin kuzeydoğusunu ve Moskova’daki PYD bürosunu tartışırız" söylemlerinin yardımcı olmayacağı açık. Hatta ikinci parti S-400’ün kafi geleceğini zannetmem.

Ankara Suriye politikalarında tam bir kıskaca girerken, Suriye yönetimi adım adım Arap Birliği içindeki yerine dönmekte. Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Miktad’ın BM temasları, Şam’da çoktan açılmış BAE ve Bahreyn elçiliklerine Suudi elçiliğinin eklenmesinin beklendiği, Mısır’ın açıkça Şam yanlısı tutum aldığı ortamda, Beşar Esad 10 yıl sonra Ürdün Kralı Abdullah’la telefonda konuştu. Suriye’nin Cezayir’deki zirvede Arap Birliği’nde 2011’de askıya alınan sandalyeye kavuşması konuşuluyor. Bu ABD’nin yeni yöneliminin de işaretlerini verecek.

Doğrusu ABD’nin Ortadoğu politikaları şu an için kafa karıştırıyor. Ankara’nın salt ‘Fırat’ın doğusu’ bağlamında baktığı Brett McGurk İdlib için ‘en büyük el Kaide bölgesi’ tespiti yapmış bir isim. İdlib’e olan Amerikan ilgisi Türkiye’ye alan açmışken, bunun devamı artık çantada keklik değil.

ÜÇ SONUCUN TELAŞI

Türkiye’yi yöneten siyasi heyetin, ABD’den Suriye’de İhvan kuşağını tahkim edecek rejim değişikliği için aldığı ihalenin gereklerini yerine getirememesinin üzerinden çok zaman geçti. AKP’nin Suriye politikalarının 10 yıl sonra iki net sonucu var: Suriye’nin kuzeybatısında ‘şeriatistan’, kuzeydoğusunda AKP destekli Kürt bölgesi yaratılması. Türkiye içinde demografi mühendisliğine, dış siyasette de Avrupa’ya şantaja yarayacak sığınmacı mühimmatı. Yaşananların Türk halkına ‘insani’ ve ‘güvenlik’ kılıfıyla pazarlanabilmesi, en başta bunları deşifre edip itiraz bayrağı açacak karakterde bir muhalefetin bulunmamasıyla mümkün oldu. AKP hükümeti, ‘İhvancı Suriye’ projesinin iflasına paralel biçimde ABD’nin etnik motifli sistem değişikliği kurgularının parçası olabilseydi, belki de bambaşka bir resim görürdük. Ancak Ankara’daki ideolojik zihniyetin boyunu aşan bu tasarım, Türkiye’nin iç siyasi dengeleriyle yürütülebilir değildi.

Bugün Amerikan politikalarının odağında İhvan’ın yer almaktan çıkmış olmasına karşılık Ankara’nın jeopolitik konumunu kullanarak süreci geriye döndürebilmek adına sergilediği olağanüstü gayretler göz kamaştırıcı. ‘Sürdürülemeyecek olanın telaşı’ net olarak hissediliyor.