Düne bakarak bugünü anlamak (5)

  • 20.06.2013 00:00

 Turgut Özal liderliğindeki hükümet, devlet denetimine son vererek, ekonomik gelişmenin önündeki engelleri kaldırdı. Bununla ekonomi, evrensel ekonomik gelişim ve dönüşümlere önemli ölçüde uyumlu bir hâle getirilmiş oldu.

Dünya ekonomik sistemiyle bütünleşmeye giden Türkiye ekonomisi, başta devlet tekeli olmak üzere, birkaç büyük aileye ait, halkı sömüren tekellerin de egemenliğine son vermiş oldu.

Ne var ki ekonomideki yarışmacı liberal anlayış, siyasi ve hukuki alanı kapsamadığı için bir süre sonra kaçınılmaz toplumsal sarsıntılar uç gösterdi.

Yarışmacı ekonomik liberalizm, “vahşi kapitalizm”e dönüşmeye başladı. Halkın küçük birikimleri toplanarak, “hayalî ticaret”le uğraşan “bankerlerin” cebine aktarıldı ve devlet bankalarında soygunlar yapıldı.

Toplumsal denge bozulmaya başladı. Toplumun değer yargıları aşınarak “para” yegâne “değer” oldu.


Turgut Özal
’ın Devlet Başkanı olarak Çankaya’ya çıkmasından sonra, yeniden aktif politikaya dönme isteğinde bulunmasının, boşlanan liberalizmin üstyapısı konumundaki demokrasi ve hukukun üstünlüğünün kurulması ve bununla alt ve üstyapıların uyumlu hâle getirilerek toplumsal dengenin yeniden oluşturulması arzusu olarak algılanabilir.

Turgut Özal’ın ölümünden sonra, Türkiye görülmedik bir biçimde yolsuzluk, vurgun ve rüşvetin alabildiğine günceleştiği bir dönemi yaşamaya başladı.

Birçok kez askerî müdahale ve darbeleri yaşayan Türkiye bu kez daha kapsamlı, daha hazırlıklı, diğerlerinden daha saldırgan, ve planlayanlarca “post-modern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat müdahalesiyle karşı karşıya geldi.

Bu müdahalenin en belirgin özelliği darbeyi gerçekleştiren koalisyonun çok ortaklı olmasıdır. Askerî kesimin öncülüğünde gerçekleştirilen darbe, desteğini yargıdan, medya patronlarından, medya düzenlemecilerinden ve isim sahibi köşe yazarlarından aldı. Aynı biçimde, akademisyenler, işçi ve işveren sendikaları, yarı-resmî meslek kuruluşları, büyük sanayi ve banka patronları gibi önemli güçler de bu bileşenin içindeydi.

Bu darbe hareketi bu güçlü yapısıyla bir kez daha “toplumsal mühendislik” ameliyesini yaşama geçirmiş oldu. İşkence ve zulüm ile halk sindirildi. Toplum ayrıştırıldı. İnançlı halk kitlelerinin kutsallarına el atıldı. İnsanlar, kökenlerine ve inançlarına göre fişlendi. Dindarlık nerdeyse ağır suç olarak nitelendirildi. İmam-hatip okullarını kapatmak için tüm meslek okulları kapatıldı. Kuran kurslarına ağır sınırlamalar getirilerek kapatılma durumuna getirildi. Başörtüsünün “kamusal alanlarda” kullanılması yasaklanarak, başörtülü öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmaları “kepazeliği”yaşandı.

Sadece bunlarla kalınmadı; inançları nedeniyle finans kuruluşları dışlandı, sanayicilerin ürünlerine engel kondu. Bu haksızlığa karşı sesini yükselten az sayıdaki yazarlar andıçlandı. Halka yönelik topyekûn psikolojik bir savaş yürütüldü.

Kürt halkı üzerindeki insanlık dışı baskılar azınlık yurttaşlar üzerinde de uygulandı.

Bu kapsamlı toplum mühendisliğinden kısa sürede olumlu sonuçlar bekleyen uygulayıcılarının beklentileri yerini bulmadı.

Bununla darbeciler, toplumu biçimlendirme arzularının kısa bir zaman içinde gerçekleşemeyeceğini ya anladılar, ya da banka yağmalarından paylarına düşeni almakta gecikmemek için süreyi kısa tuttular. Devlet öylesine sınırsız bir yağmaya uğradı ki, Türkiye küçük bir zaman dilimi içinde dünyada eşine az rastlanır bir ekonomik ve siyasal krizle karşı karşıya kaldı. Böylece ekonomik ve siyasal dengeler alt-üst olarak, toplum derinden depremlerle sarsılmaya başladı.

1999 seçimleri ile Türkiye, DSP öncülüğünde MHP ve ANAP’ın ortak olduğu bir koalisyonla yönetilmeye çalışıldı.

Bu koalisyon ideolojileri birbirleriyle uyumlu olmayan partilerin biraraya gelmesiyle oluşan bir ortaklıktı. Tek ortak yönleri, paylaşımdaki paylarıydı. Bu konuda bakanlıkların paylaşımındaki dağılıma bakmak yeterlidir.

Çankaya’da Anayasa Mahkemesi’nin eski başkanı Ahmet Necdet Sezer bulunuyordu. Sezer Anayasa Mahkemesi’nin yıllık açılış toplantılarında yaptığı konuşmalarda, hukuk devletine ve bireysel özgürlüklere yaptığı vurgularla geniş bir kesimin takdirini topladı.

Ne var ki, özgürlüğün “trafik ışıklarında” kırmızı yandığında durmak, Cumhuriyetçilik ve hakçılığın elde file halk pazarlarında alışveriş yapmakla sınırlı olduğu anlaşıldı. En kötüsü onun demokrasi anlayışının siyasal partilerin kapatılmasına da olanak verdiği sonradan anlaşıldı.

Ancak, MGK toplantısında Anayasa kitapçığının fırlatılması, patlamaya hazır ekonomik krizi zirveye taşıdı. Bunun sonucu olarak koalisyon hükümeti yıkıldı. Bu arada erken seçim kararının alınmış olmasıyla Türkiye’nin yeni bir evreye geçmesine yol verilmesini de takdir etmemek haksızlık olur..

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.