Düne bakarak bugünü anlamak (7)

  • 4.07.2013 00:00

 Türkiye’de çok partili yaşama geçiş demokrasi için bir başlangıç tarihidir. 1950’de yapılan seçimlerde tek partinin iktidarına son verildi. Ama sivil ve askerî bürokrasi iktidarın gerçek sahibi olmaya devam etti. Yıllar yılı iktidarda olan güçlerin bunu bir çırpıda bırakması düşünülemez. Hükümetler, dış politika, dış ve iç güvenlik konularında gerçek anlamda yönetime sahip değildi. Kürt sorununda aynı biçimde karar organı askerî bürokrasiydi. Kırlık kesimde kolluk görevi yapan jandarma bile İçişleri Bakanlığı’na değil Genelkurmay Başkanlığı’na bağlıdır. Hükümetler, memur maaşlarını temin eden, bayındırlık işlerini gören basit bir yapılanmaydı. Kısacası seçimle gelip hükümet kuran hiçbir siyasi parti devleti yöneten sivil bir irade, başka bir değişle iktidar olamadı. Belirleyici güç olan sivil ve askerî kurumlar hiçbir hükümetin kendilerince belirlenen çizginin dışına çıkmasına izin vermediler. Bunun için de “muhtıralar” ve “darbeler” Türkiye siyasal yaşamının unsurları oldular.

Ergenekon davası” olarak nitelendirilen darbe davasının ilk iddianamesinin açıklandığı 25 Temmuz 2008 tarihi de seçim kazanıp hükümet kuranların iktidar olma sürecinin başlangıcıdır..

Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında “Bürokratik devletten, Demokratik devlete” sloganını kullanması bunu anlatır.

Ancak çok önemli adımlar atılmasına karşın iktidar olma sürecinin tamamlandığını söylemek olanaklı değil.

İttihadı ve Terakki döneminde başlatılan “ulus-devlet” olma çabaları cumhuriyetin ilanından sonrada tüm hızıyla devam ettirildi. Bununla Müslüman kesim, Aleviler, gayrımüslim azınlıklar dıştalandı. Kürt halkı yok sayılarak baskı cenderesine alınıp eritilmeye çalışıldı. Uzatmadan söylersek anti-demokratik yönetim bir devlet sistemi olarak egemen kılındı.

Anti-demokratik devlet sistemini ortadan kaldırmadan “iktidar” olmanın olanağı yoktur. Anti-demokratik güçleri yenilgiye uğratmak demokratik hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmakla olanaklıdır.

Kürt sorununun çözülmesi konusunda önemli adımlar atıldı. Ancak uzun yıllara dayalı bu sorunun çözüme ulaşması için daha birçok adımın atılması gerekir. Bu sorun, demokrasinin önündeki en ciddi engeldir ve duraksamaya, savsaklanmaya gelmeyen çözüm gerektiren bir sorundur. Dileğimiz başlatılan sürecin duraksamadan başarıya doğru ilerletilmesidir.

Din ve inanç özgürlüğü tartışılmaz özgürlük alanı içindedir. Alevi sorunu milyonlarca Türk ve Kürdü kapsayan duygusal sömürüye ve kışkırtmaya açık bir sorundur ve çözüm bekliyor. Lozan sözleşmesinin güvencesi altında bulunan gayrımüslim vatandaşların geçmişteki kötü anılarından kurtarılarak eşit vatandaş olmaları sağlanmalıdır. Bu vatandaşlara reva görülen devlet olanaklarından eşit bir biçimde yararlanamama gibi evrensel insan haklarıyla bağdaşmayan engellerin kalkması gerekir. Bu vatandaşlar neden subay, yargıç, büyükelçi olmasınlar.

Özet olarak söylemek gerekirse, dışlanmış kesimlerin demokratik bir temele dayalı olarak, eşit vatandaşlık ve hukuk devleti garantisi altına alınması gerekir.

Her şeyden önce partiler ve seçim yasalarının demokratikleştirilmesi gerekir. Demokrasilerin vazgeçilmezi siyasi partiler demokratikleştirilmeden ülkenin demokratikleştirilmesi mümkün değildir. Toplumun çeşitli kesimleri Meclis’te temsil olanağına kavuşturulmazsa talepler sokaklarda dile getirilmeye başlanır.

Bu demokratik hedefler konusunda kararlılık gösterilmesi, kışkırtmaları önler. Danışma mekanizması zayıflık belirtisi olarak algılanmamalıdır. Liderlerin uzak görüşlülüğünü, kararlılığını, gerçekçi yaklaşımlarını çoğu zaman kendisini çevreleyen sığ düşünceli bencil unsurlar engeller. Onları hataya sürüklerler..

Yüz elli yıllık bir zamandan beri devletin derinliklerine kök salmış, iktidar olmanın “sefasını” süren bir yapılanma iplerin elinden çıkmasına kolay kolay razı olmaz. Hele Suriye, İran ve İsrail gibi ülkelerle ilişkilerin bozuk olduğu bir dönemde, bunlar fırsat yakaladıklarını düşünürler.

28 Şubat “post-modern” darbe denemesi, aslında “pro-modern” (modern öncesi) bir darbe girişimidir. İktidarı ellerinden kaçıran bürokrasi modern bir darbenin düşüncesindedir. Bunun kaba güç kullanarak ya da tehdit ederek gerçekleşme şansının ortadan kalktığının bilincinde olduklarından iki yöntem kullanırlar. Bu yöntemlerden biri İTİBARSIZLAŞTIRMA; ikincisi de EKONOMİK YIKIMA SÜRÜKLEMEK’tir.

İtibarsızlaştırma süreci sürüyor. Yoğun karakol baskınlarında Türkiye’nin değişik yerleşim birimlerine kayıtlı, yaşamını yitiren askerler için düzenlenen cenaze törenleri, Roboski katliamı, Suriye tarafından düşürülen uçak ve Adalet Bakanlığı ve AK Parti Genel Merkezi’ne yönelik saldırı ve Gezi olaylarının içinde yer alan bazı unsurların eylemleri bu itibarsızlaştırma sürecinin parçalarıdır.

Ekonomi üzerinde oynanmaya başlayan oyunlar da “post-modern” darbenin ciddi argümanlarıdır.

Bütün bunları, Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir liderin önderliğindeki AK Parti gibi Türkiye’nin her tarafında örgütlü büyük bir parti aşar ve aşmalıdır.

Yeter ki demokratik açılımlar karalılıkla sürdürülsün ve Kürt sorununun çözümünde geriye düşülmesin. Ötekileştirilen, hak ve özgürlükleri kısıtlanan tüm kitleler eşit ve özgür vatandaş statüsüne kavuşturulmalıdır.

Bu seri yazımızda vermek istediğimiz mesaj, 150 yıllık perspektif içinde daima belli bir davranışın aynı sonuçları doğuracağı ilkesine vurgu yaparak, tarihin tekerrür etmemesini sağlamaya katkı yapmaktı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.