Ne oluyor

  • 11.07.2013 00:00

 Uzun bir zamandır komşu, yakın bölge ülkelerinde ve ülkemizde önemli gelişmeler yaşanıyor.

Bu olaylar ilk bakışta birbirleriyle ilintisiz görülebilir. Aslında başlangıcı, geçmişe dayalı bu gelişmeler birbirleriyle ilişkilidir. Bu gelişmeler, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin yönlendirdiği uzun erimli bir değişim ve oluşumu amaçlamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda galip devletlerce Osmanlı ve Avusturya imparatorlukları tasfiye edildi. Bu imparatorlukların toprakları üzerinde, irili ufaklı yeni devletler oluşturuldu. Oluşturulan bu devletler sınırları içinde değişik halkları, halk topluluklarını, din, mezhep ve inançları barındırıyordu. Bu oluşumlar her an tutuşturulabilecek alev topları durumundaydı.

Özellikle Osmanlı İmparatorluğu egemenliğindeki topraklar “Sykes-Picot” Antlaşması’yla Fransa ve İngiltere arasında paylaşılarak burada Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer bazı bağımsız devletler oluşturuldu.

Oluşturulan bu devletlerin çoğunun egemen oldukları toprakların altında büyük petrol ve gaz yatakları barınıyor. Geri bir ekonomik ve toplumsal yapısı olan bu ülkelerin yeraltı zenginliklerinin Batı sanayiine aktarılması planlandı.

Böylece bu ülkelerin gerek kendi içlerinde ve gerekse birbirleriyle sürekli bir uyuşmazlık içinde olmaları amaçlandı. Bu uyuşmazlıklar, çelişki ve çatışmalar ister istemez bu ülkeleri kendi aralarında bir silahlanma yarışına soktu. Bununla savaş galibi ülkelerinin ekonomilerinin ağırlık noktasını oluşturan silah sanayiine gerekli bir pazar sağlandı. Elde edilen kârlarla bir yandan bilimsel ve teknolojik ilerlemeler sağlanırken, diğer yandan kendi toplumsal katmanlarına, elde edilen zenginliklerden pay verilerek toplumsal barış sağlandı. Bu durum 21. YY başlarına kadar devam etti.

Savaş galibi devletler sınırlarını belirleyip, kurdukları bu yapay devletlerde yönetimlerin baskıcı niteliğini dikkate almamış, buralarda insan hak ve özgürlüklerini önemsememiştir. Demokrasi, özgürlük, insan hakları vb. önemsenmediği için diktatör yönetimler, baskı ve hukuksuzlukta, bu halkların yazgısı olarak algılandı.

Bilimsel ve teknolojik birikim ve gelişimin sonucu, teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran ülkelerde bilgi ve iletişim teknolojileri büyük gelişmeler gösterdi. Bu teknoloji ürünlerinin dış pazarlara gereksinimi var. Bu ürünlerin esas ve yaygın alıcıları silah alıcısı olan devletlerden çok bireylerdir. Bu kez bireylerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesi kendini dayattı. Bununla sürtüşmelere ve uyuşmazlıklara temellik eden yapay sınırların düzeltilmesi gerekti. Bundan dolayı biçimsel de olsa demokratik görünümlü, ılımlı, radikal eğilimleri olmayan yönetimlerin oluşturulması planlandı.

Baskıcı, diktatörlüklerin alaşağı edilmeleri “radikal” grupların desteğiyle sağlandı. Zaman içinde bu radikal gruplar iç ve dış sömürü odaklarına karşı seslerini yükseltince bu kez asker destekli “karşıt gruplar” aracılığıyla bunların tasfiyesi planı uygulamaya konuldu.

Şimdi Mısır’da ortaya konan oyun budur. Suriye’de bu süreç devam ediyor. Bu oyunu birinci safhası tamamlanmış olan Tunus ve Libya’da da izlememiz gecikmeyecek. Diğer bazı Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde aynı planla yürütülen olayları görmemiz olası. Irak’ta oyunun sonuna gelindi.

Biz bu olayların benzerini 12 Eylül ve 28 Şubat’ta yaşadık.

2002 yılından başlayarak AK Parti iktidarı döneminde ABD ile iyi ilişkiler kuruldu. AB ile tam üyelik anlaşması çerçevesinde “Kopenhag kriterleri” kapsamındaki istemlerin önemli bir kısmı karşılandı. İç çatışma unsurları olan ya da olabilecek Kürt Sorunu, Alevi Sorunu, azınlık haklarının korunması gibi konularda önemli adımlar atıldı. IMF ile yapılan sözleşmelerin hükümleri yerine getirildi ve göreceli olarak ekonomik büyüme, gelişme ve istikrar sağlandı. Bunlara eklenecek birçok toplumsal iyileşmeler sonucudur ki Türkiye ile ilgili planlar bir süreliğine ertelendi. Gelişen son olayları bu meyanda saymak gerekir.

Ancak Türkiye’nin giderek İslam ülkelerinin önderliğine talip olması, daha sonra hedefini daraltarak Sünni İslam liderliğine soyunması, ABD ekonomik çıkarlarına ortak olma arzusu, uluslararası hesaplaşma alanı olma eğilimi gösteren Suriye’de aktif bir politika izlemesi, ABD merkezli sermaye kesimlerinin yanında AB ülkeleri ve bu arada bölgesel güç ve Şii dünyası liderliği iddiasındaki İran ve bazı Arap ülkelerini rahatsız etmeye başladı. Bu kesimler Türkiye’nin ekonomisini doğrudan bozma yanısıra ülke içinde karmaşa yaratacak eylemlerin de teşvikçisi oldular. Buna Türkiye’nin de söylem ve davranışlarıyla yardımcı olduğunun da gözden ırak bulundurulmaması gerekir. Türkiye’de son dönemlerde gelişen olayları bu perspektiften değerlendirmek gerekir.

Türkiye’de hükümet çok ciddi ve toplumu derinden etkileyen, ilerletici ve dönüştürücü adımlar attı. Ancak insanların yaşam tarzlarına müdahaleye taraf olan ve bu konuda ciddi mücadele veren AK Parti’nin toplumun bazı kesimlerinin yaşam biçimine müdahale içeren menfi söylemlerini de hanesine eklemek gerekir. Böylesine zor bir yükü omuzlamış bulunan bir yönetimin dayandığı Meclis çoğunluğunun yorgun düşmesi doğaldır. Dıştan ve içten yapılan baskılarla iktidara engel olunmak istendiği açık. İktidarın yeni ekonomik, toplumsal ve demokratik hamleleri gerçekleştirmesi için atağa geçip, etrafında oluşturulan ve oluşturulmak istenen fırtınalardan daha az etkilenmesi için kanımca 2014 yılında yapılacak olan mahalli seçimlerle birlikte erken genel seçime de gidip güç tazelemesi gerekir..

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.